YENİ YILIN (2012) İLK OKUMALARI
1
Yorum
1848

kez okundu..

 

YENİ YILIN İLK OKUMALARI
 
Geçenlerde bir nedenle doktora gittim. Bana pek çok soru yanında, hobilerin neler diye de sordu. İşim gereği, kolay-zor yüzlerce soruya cevap veren ben bu sıradan soru karşısında kalakaldım.
 
Yaptıklarımdan hangisine hobi diyebilirim diye düşündüm önce. Eğer hobi zorunlu olmadığınız halde zevk için yaptığınız amatör işler demekse gönül rahatlığıyla bulduğum her zaman parçasında zevkle okuyabildiğimi, o zaman benim için okumanın hobi olduğunu söyleyebilirdim. Söyledim de. Ama kabul edilmedi. Çünkü ona göre okumak bir hobi değil, bir ihtiyaçtı.
 
Mutfak işlerini ve yeni tarifler denemeyi hep sevmişimdir. Gerçi zamanında ne kadar zevk alırsanız alın, bir ev hanımı için yemek yapmak da bir süreden sonra hobi olmaktan çıkıp günlük işlerin bir parçasına dönüşüyor. Ben gene de bön bön bakmaktansa yemek yapmayı hobi olarak söyledim. Ama hiç hoş karşılanmadı. Çünkü hep kilo sorunu olan biri olarak mutfaktan uzak durmam gerekiyordu prensipte.
 
Geriye kaldı el işleri ile film izlemek. Bunlara da dudak büktü doktor. Çünkü ona göre bana lazım olan hareketli hobilerdi. Zaten otura otura bu hale gelmiştim. İşim oturarak yapılıyordu bir de hobileri oturarak yapılan işlerden seçersem halim nice olurdu.
 
Kendime acilen hareketli bir hobi bulmaya karar verdim. Ne yapsam, ne yapsam? Hem hobi olacak (yani yeni bir stres yüklemeyecek, tamamen zevk için yapılan rahatlatıcı bir iş olacak) hem de hareketli olacak. O mu olsun bu mu derken İstanbul’un bilmediğim yerlerini keşfedeyim, benim hobim de bu olsun dedim kendi kendime. E, bu durumda ne yapmak lazım? Hemen İstanbul’la ilgili (sanki evde hiç yokmuş gibi) bir-iki kitap ısmarladım. (ironiyi görüyorsunuz değil mi?) Kitap ısmarlamışken bir-ikiyle kalınır mı? (obur bir okuyucu olduğumu hatırlatırım.) Derken hâlâ o kitapları okumakla meşgulüm.
 
Bunlardan ilki yaklaşık üç kilo ağırlığında, nefis baskılı, bol resimli “İstanbul Hakkında Her Şey” isimli kitap. İstanbul’u semtlere göre anlatan, gidilecek görülecek yerlerini, soluklanılacak mekânlarını, yenilecek, içilecek, kalınacak yerlerini de veren harika bir başvuru kitabı. Kapağında belirtildiğine göre 3000 görsel içeriyor kitap. Benim için bunun dezavantajı gidip görme ihtiyacını neredeyse karşılıyor olması. (Bahane bulma çabamı fark etmişsinizdir umarım.)
 
İstanbul’a dair elimdeki ikinci kitap “Yitip Giden İstanbul”. Yazarı Önder Kaya çocukların lisede tarih öğretmeniydi. Bilim ve Sanat Vakfı’nda da ders verirmiş. Dünün İstanbul’unu anlattığı kitaba henüz başlamadım. Sadece şöyle bir göz attım. Aslında şehir tarihlerinin ıncık cıncık bilgileri pek ilgimi çekmez. Ben tarih öğrenmek deyince topluca bütün dünyanın geçirdiği aşamaları ve birbirini tetikleyen evrensel olguları anlamayı kastederim. Birisi kelebek etkisinden bahsedip, yerel ve küçük olanın önemini savunabilir. Saygı duyarım ama benim ilgimi çekmez. Bu nedenle bu kitabı da ne zaman okurum bilmem.
 
Tam istediğim gibi kuşbakışı bir dünya tarihi okurum ümidiyle alıp ha şimdi de şimdi diye diye okuduğum “10,5 Bölümde Dünya Tarihi” isimli kitabı da –acaba bir roman olmasından olabilir miJ- istediğim tadı vermeyince üçte ikisini okuduğum halde tamamlayamadım. Julian Barnes bu romanında “gemi” kavramı etrafında tufandan bu yana insan tiplerini, insanoğlunun hayatta kalma mücadelesini, inançların, bağlılıkların hikayesini anlatmayı denemiş. Bağımsız hikayelerdeki ortak paydaların vurgulandığı bu roman her varlığın kendi bakış açısından olayların görüntüsünün nasıl da değişik olabileceğini vurguluyor. Çocuklar kitabı elimde görünce ‘a, onu mu okuyorsun, önemli bir kitap o’ dediklerinde okuma gayretim biraz daha artsa da kurgusal metinlerin beni açmayan doğaları daha fazla zorlamayı kaldırmadı. Kitabın genel olarak beni açmayan doğasına rağmen Serdar Rifat’ın tercümesine duyduğum saygının bu metinle bir kez daha pekiştiğini ayrıca belirtmeliyim.
 
Kitapta dünyanın toplu tarihine dair beni (ben de uzun süredir böyle düşündüğüm için olsa gerek) en çok etkileyen ifade şu oldu:
 
“Kahramanlar, erdem sahibi karakterli insanlar, soylu kan taşıyanlar, hatta kaptan (özellikle de kaptan!) hepsi gemiyle birlikte denizin dibini boylamışlardı; oysa korkaklar, ödlekler, sahtekarlar, bir cankurtaran sandalıyla gizlice sıvışmak için gerekçeler bulabilmişlerdi. Bu, insan genlerinin sürekli yozlaştığının, kötü kanın iyi kanın yerine geçtiğinin güçlü bir kanıtı değil miydi?” (s.174)
 
Asıl konumuz bir hobi aramaktı ya. Hobi olarak, ciddi okumalar arasında hobilerine dair okumalar olsa nasıl olur, diye sormalı doktora. İşte onlardan biri: “Demlikten Süzülen Kültür: Çay” deniz Gürsoy’un “Sohbetin Bahanesi Kahve” ve “Midenin Cilası Çorba” kitaplarından sonra bu üçüncü kitabı benim okuduğum. Çok klişe gelebilir ama yılın bu soğuk günlerinde (ne yazık ki-ya da çok şükür ki- kaloriferle ısınan) sıcak bir evde, yakut kırmızısı pırıl pırıl bir bardak çay eşliğinde kediniz uyuklar, müziğiniz çalarken ne bu kitabı okumaktan daha fazla zevk verecek bir hobisi olabilir mi insanın doktor, Allah’ını seversen?
 
Okuması, düşünmesi uzun bir süreye yayılan, büyük bir zevkle okuduğum küçük bir kitabı da bu günlerde bitirdim: Murathan Mungan’ın “Bir Kutu Daha” sı. Artık kararımı verdim en sevdiğim tür sıkı edebiyatçıların yazdığı denemeler. Romanlarında, hikayelerinde insan ruhunun, toplumsal ilişkilerin, acıların, sevinçlerin, mutlulukların, hüzünlerin ince ince çizgilerini resmettikten ve kendi hikayesini, insanlığın hikayesinin bir parçası kılabildikten sonra yazdıkları denemeler bu yazarların sanki lafı döndürmekten usandıkları bir sırada içlerini olduğu gibi boşalttıkları bir ana denk gelmişsiniz gibi yakınlaştırıyor sizi onlara. Başka şairlerin, başka romancıların denemelerinde de aynı hissi yaşarım. Onların yazdıkları roman, şiir ve hikayeleri büyük kalabalıklar için sahnelensin diye; denemelerini ise ancak ruhlarının söz üretmekten yorulduğu bir sırada küçük bir dost toplantısının yalınlık ve içtenliğinin teşvikiyle yapılmış, tekellüfsüz sohbetlere benzetirim. Orada kızabilir, kahkahayla gülebilir, bütün doğallığınızla ağlayabilirsiniz. Nedense denemeler –belki de iddiasız bir yazı türü olduğundandır- bende bu izlenimi bırakır. Ve müthiş keyif verir. Bırakalım kalabalıklar sahnedeki şaşaalı gösteriyi izlesinler. Ben küçük bir odada –ne de olsa denemeler romanlar kadar çok okunmaz değil mi?- bir sürü kişiymiş gibi yapmaktan yorulmuş –bütün kahramanların yerine oynamaz mı yazar?- bir hassas ruhun içini dökmesini dinleyen birkaç kişiden biri olmaya razıyım.
 
Tarih kitaplarında aradığım kuşatıcılık özelliğini dini kitaplarda da her vasıftan fazla aradığımı belirtmeliyim. Bu tamamıyla benim tercihim. Detaylarla uğraşmayı, bir tek konunun derinlerine inmeyi meslek edinmiş ilim ehline saygıdan başka bir şey geçmez zihnimden. Ama ben şöyle orta boy bir kitapta dinin iman bahsine, hukuk alanına, tarihine, siyasetine, ekonomik anlayışına topluca değinen hem de bunu yüzeysellikten tam anlamıyla uzak, tersine detayları ve özü çok iyi kavramış, sözün fazlasından arınmış, hikmet ehli birinin yazdıklarından istifade ederim. Bu tercihte illa ki mesleğimizin etkisi vardır. İnsanlara dini anlatırken özü sunabilmenin önemini defalarca yaşamış, bunun eksikliğinin nasıl bir zihin dağınıklığı anlamına gelebileceğini görmüş bir vaize olmanın etkisi sözünü ettiğim. İşte bugünlerde okuduğum “İslam Gerçek Alternatif” kitabı hem bu türün çok iyi bir örneği hem de çağdaş. Yazarının birikimine, ulaştığı kuşatıcı kavrayışa ve özü –sadece özü- dile getirebilmedeki başarısına hayran oldum. Çocukların “gereksiz hiçbir paragrafın yer almadığı bir metin”den kasıtlarının ne olduğuna da çok çok iyi bir örnek bu kitap. Yazarı Murad Hofmann (alman mühtedi) mezhepler tarihinden dinde resim ve heykel yasağına, kadınların konumundan İslam’ın devlet anlayışına, fundamentalizmden hoşgörü ve şiddet kavramına kadar bugün İslam denince insanların aklına gelebilecek hemen her konuda hayranlık uyandıracak bir vukufiyetle ve eksik bırakmayan, fazlası olmayan bir üslupla kalem oynatmış.
 
Son olarak biraz isminden etkilenerek başladığım ve her elime alışta bırakmaya niyet ettiğim halde nerdeyse hiç anlamadan sonuna geliverdiğim bir kitap: Geçmiş Zamanın Peşinde Yahut Vaizin Söyledikleri
 
Yabancısı olduğum, okudukça kendimden pek bir şey bulamadığım bir coğrafyayı birbirinden kopuk anı parçaları arasında anlatan bu kitap bana İstanbul’daki hemşeri derneklerini çağrıştırsa da nasıl oldu bilmiyorum okuyuverdim işte.
 
Ne dersiniz hareketli bir hobi olarak ne yapabilirim bu bir arada akan okuma nehirleri arasında birinden ötekine yüzmek dışında? Size saydıklarım yanında bir de okunmak üzere masama yığılmış olanlar var: “İlahi İsimler Teorisi”, “Neyi Kaybettiğini Hatırla”, “Müzik, İnsan ve Evren Arasındaki Köprü”, “Yorum ve Aşırı Yorum”, “Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti”, “Cumhuriyetin Dindar Kadınları”, “Erkek Kızlar”, “Çivisi Çıkmış Dünya”, “Türkiye Sosyal Tarihinde İslamın Macerası”, “Geçimsizler”, “Avrupa ve Biz” gibi. Bana şifa dileyin dostlarım.
Fatma Bayram 24.1.2012
 
 
 
25.1.2012 tarihinde yazıldı..
Fatma BAYRAM

İsminiz
Puanınız
Yorumunuz
Kalan karatkter sayısı : 500
Yorumumu Gönder
 
yazı çok güzel etkileyici buldum.teşekkür ederim.
turan avcıoğlu


Anasayfa | Ziyaretçi Yorumları | Galeri | İletişim         

  

NEVİN MERİÇ® 2011  RESMİ WEB SİTESİ |www.nevinmeric.com
Yayınlanan yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması  5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre (YASAKTIR) suçtur.