SONBAHARIN BÜTÜN RENKLERİ-
0
Yorum
1536

kez okundu..

 

SONBAHARIN BÜTÜN RENKLERİ-  
16.11.2006
Kasımın ortalarında Şile yollarındayız. Ramazanın onbeşinden sonra başladığımız görevlendirmenin son aşaması. Daha doğrusu son günü. Biraz geç oldu ama neyse. Ne demişler geç olsun güç olmasın: bu eskiler çok mu akıllıydılar, hayatı mı biliyorlardı her söyledikleri neredeyse ‘cuk’ oturuyor. Ve sizin anlayacağınız biz de; bu kadar geç kalmasak iyi olacaktı ama, diye çıktık yola, iyi ki geç kalmışız diye döndük eve vesselam. Şöyle ki,
İstanbul’un korkunç sabah trafiğini aştıktan sonra, çevre yolunun sakin atmosferiyle karşılaştık. Hiç acelesi telaşı olmayan yerleri, mekanları gördük. Belki henüz sabah olmamıştı, belki de camların gerisinde hareket eden günü düşlemeliydik. Ama her iki şekilde de insanların hayatında ve zihinlerinde ‘stres ve acelenin’ olmadığı belliydi dışarıya yansıyan görüntülerden.
Şehri daha da çıkıp Şile yoluna girince orman daha bir kendini belli etti. İstanbul’da ağaca ve ormana hasret yaşarken bu kadar yakın olunduğunu görmek ilginç geldi. Yine atladığımız yanı başımızda olan güzelliklerden bir tane dedim. Neden hep böyle oluyor. Demek ki sırf orman görmek ve farkına varmak için bile bu yollara düşülebilir. İçimden böyle bir program yapıyorum. En azından dört mevsimde ormanı yakalamak için bu yollara çıkmalıyım, herhangi bir görev olmadan, her hangi bir kişiye gitmeden sadece tabiatı görmek, seyretmek için. Bu kadar yakın olması da cabası.
Hava da çok güzel. Güneşli ılık bir Kasım gününde orman bütün güzelliklerini size sunmak için hazırlanmış, bekliyor sanki. Yolla birlikte devam ederken camdan bakıyorum. Ufka kadar size eşlik eden sarının her tonunda ağaçlar, rengarenk sizi selamlıyor. Günün ışıklarıyla birlikte gülümsüyorlar. Bazıları yeşil kalmaya devam ederken, bazıları iyice sararmış. Bazı ağaçların yaprakları ise yeşille sarı arasında birkaç gün daha kalacak gibi duruyor. Ve tabi hiç yaprağı kalmamış ve kurumuş ağaçlar da var. Hayatın tabiatta ki versiyonu gibi. Her yaştan ve şekilden ağaçlar bir arada bulunuyorlar, kavgasız gürültüsüz, sessiz…
Birden aslında çok şey söylediklerini farkediyorsunuz. Seslerinin son perdesine kadar bağırıyorlar sanki ‘dur yolcu’ diye. Yok duramayız. Bizler yani bu günün insanı hep koşmalıyız. Hep hareket halinde olmalıyız. Değil mi ki insan makineyi üretti, artık hayatımıza hız girdi. O hızın içinde kaybolmuş olarak sürekli koşuyoruz. Durduğumuz zaman hayat ta duracak. Dolayısıyla duramayız ama hızla giden arabada bile olsa seni duymaya, biraz da anlamaya çalışırız belki şeklinde ormanla hasbihalım devam ediyor.
Neden şimdiye kadar uzak kaldığıma da bir anlam veremiyorum. Hoş bizim için bir işi gerçekleştirmek ancak organizasyonla mümkün. Bunun için de her şey ağırlaşıyor. Oysa ben free insan, atlayıp gitmeli, atlayıp gelmeliyim bakalım inşallah bu kararımı gerçekleştiririm. Yol ve orman bu şekilde devam ediyoruz. Artık Şile’nin üst yolundayız. Tabelanın gösterdiği istikametten ilçe merkezine iniyoruz. Eski metinlerde Şile Köyü tabiri geçiyor. Evet bir zamanların köyü, şimdilerde yazın kış nüfusunu 3-4 katlayan bir oranı alacak şekilde genişlemiş. Ama yine de bir mütevazilik var, yukarıdan aşağıya doğru inerken bunu gözlemlemek hiç de zor değil. Kent yeni yeni uyanmaya başlıyor. Halbuki İstanbul çoktan mesaiye başladı…
Merkeze doğru inip feneri bulacağız. Bir yerde yol çatallaştı yanlış yapmamak için soruyoruz. Yurdumun güzel insanları, sorulan soruya cevap vermemek olmaz, yabancıya yardım etmemek olmaz. Allah’a şükür ki hala bu hasletlerimiz devam ediyor. İnsana ne çok şey kazandırıyorlar diye düşünürken, dedikleri rampayı çıktığımızda tarihi fener karşımızda durdu. Tabi gezmeyeceğiz. Buraya görev için geldik. O kadar ki en çok hayıflandığımız şey fotoğraf makinesini almamak oldu. Bu güzellikleri kaydetme imkanından mahrum kaldık. Neyse belki bir gün gezmeye de geliriz. Şile’de biraz etrafa bakıyorum, hava, deniz, fener, dalgalar, renkler, sonbahar…. Offfffffffff, böyle de iş yapılmaz ki…
Sırada Ağva var. ilk defa gideceğim. Şileye daha önce bir kere gelmiştim ama demek ki mevsiminde değilmiş, hatıramda hiçbir şey yok. Oysa bu günü unutacağımı düşünemiyorum zaten yazmazsam olmaz diye de kayıt düşüyorum. Ağva Şileye 30 km. yani yola devam ediyoruz. Hiç sıkılmadan, büyük bir memnuniyetle…
Yine benzer yollardan gidiyoruz. Bazen ağaçların dallarının tünel gibi olduğu kısımlar çıkıyor karşımıza. Sarının tonlarından yapılmış bir kemerden tünelin içinden geçiyorsunuz sanki. Oysa tünelleri hiç sevmem ama böylesine canlar kurban. Ağaç dallarının size kol kanat gerdiği, yapraklarının renklendirdiği doğal bir tünel. Demek ki orman böyle bir sürpriz de hazırlıyormuş. Yeter ki ziyaretine gidelim halini hatırını soralım değil mi ama ormana teşekkür ediyorum bu güzelliklerinden haberdar ettiği için…
Ve Ağva’nın sahilindeyiz. Ufak bir koy. Bir restoran tam da yerine konuşlanmış. Temizlik yapılıyor. Sahilde birkaç balık ağı var ve bir iki de kayık. Bir nazar ediyoruz ancak işimiz var çünkü. Camisi yeniden yapılıyor. Depremde hasar görmüş. Küçük de geliyormuş. Şimdi yıkmışlar yeniden yapmaya başlamışlar. Allah yardımcıları olsun. Kolaylıklar versin. Ne diyelim ömrünü hayır ve hasenatla dolduranlara ne mutlu…
Sırada Ahmetli köyü var. Ağva’dan çıkarken öğle ezanı okunuyor ama namazı yolda bir yerlerde kılalım istiyoruz. Daha gidilecek çok yol, yapılacak çok iş var. Halbuki gün yarı oldu. Bakalım bu güzel günün sonu nasıl olacak. Yolda küçük köylere rastlıyoruz. Küçük köyler, tek camiler. Neden bu camilerin birinde namaz kılmayalım ki. Teklifim kabul ediliyor. Yolda gördüğümüz ilk camiye yanaşıyoruz. Ben yine İstanbul, kent, köy algılayışlarında git geller içindeyim. Cami açık mıdır acaba diye sormadan edemiyorum. Bakacağız arabadan bunu bilemeyiz değil mi?. Köy sanki insanlarını boşaltmış gibi. Sokakta, yolda hiçbir kimse yok. Bir ekmekçi fırınında çalışanları ve ekmekleri görüyorum. Demek ki yaşayanlar var ama işinde gücünde herhalde neden sokakta bulunsunlar ki caminin avlusu çok geniş. Kocaman bir çınar ağacı var. Kaç yüz yıllık kim bilir. Çok büyük olduğu için epey hatıra gizlediği kesin ama onları okuyamayacağız.
Hemen camiye giriyoruz. Aman Allah’ım her tarafı çini olan çok şirin bir cami. Badana boya istemez. Belki ilk yapıldığında biraz masraflı olmuştur ama bir ikinci işi sonsuza kadar halletmiş gibi. Her yeri silinerek temizlenebilecek bir camii. Tavana kadar çiniler hiç de mütevazi değil. Demek ki zengin bir köy. Camilerine de bakmışlar. Ne yazık ki ismini not etmeyi unutmuşum. Aslında yazmayı planlamamıştım. Daha sonra birkaç gün bu günün etkisinde kalınca yazmadan olmaz dedim. Böylece planlamasam da yazmam, kaydetmem gerektiğini öğretti. Hoş kaydettiğim her geziyi de yazmadım ama neyse…
Öğle namazını bu köy camisinde kendi cemaatimizle birlikte kılıyoruz. Ben de ana bölümdeyim. Artık kadınlar yerine çıkmadım ama aşağıdan görüldüğü kadarıyla üst balkonda genişçe bir alana sahip kadınlar yeri. Burada teravihlerinde güzel olacağını düşünüyorum. Hatta yaz ramazanlarında avluya taşan teravih cemaati. Bu güzel tabiatı ve tabloyu doldurabilir. Bu camiyi yapanlar, emeği, parası geçenler, bakımını, temizliğini üstlenenler, açık tutanlar ve dahi namaz kılan, kıldıranlar herkesten ama herkesten Allah razı olsun. Camiler açık kalsın.
Camiyi terk etme zamanı geldi. Daha Ahmetli köyüne gideceğiz. Şilenin yukarısında yol ağzından karşı yola çıkarak Ahmetli yoluna giriyoruz. Burada da ufak bir köy çıkıyor yolun ağzında. Köy kahvesi gibi bir yerde bir kaç yaşlı amca gözüküyor. Birden araba duruyor. İkindiyi de burada kılalım diye ama cemaatte kopmalar var, dolayısıyla burada duramayacağız. İstikamet Ahmetli. Gideceğimiz yerde kılmak üzere yola revan oluyoruz. Ahmetlinin tepelerinde bir yerdeyiz. Etrafa kuşbakışı bakmak da ilginç. Burada mezarlık var. Çam kozalaklarının yollara düştüğü mekanlar. Mecburi ikametimizde burası. Biraz soluklanacağız. Yemek de gerekiyor. Saat bayağı geç oldu.
Ahmetlideki iş de bitiyoruz. Sırada Üveyz köyü var. Yine yollar, yine orman, yine sonbaharın tüm renkleri. Bir farkla ki artık gün dönmeye başladı. Güneşin son ışıklarına doğru ormanın rengi de değişiyor. Sarının kızıl, kırmızı, kahverengi, morcivert, gibi bir çok nüansını size sunan bir orman. Bu köyde Kafkas kökenli vatandaşlarımız varmış. Ağaç daha doğrusu tahtadan yapılmış birkaç tane ev var. Karadeniz evlerine benziyor. Kümes hayvanları yollarda. İnsanlar yine yok derken bir yaşlı bayan çar ve şalvarıyla karşımıza çıkıyor. Folklor provasından geliyor gibi. Bir farkla ki içselleştirilmiş kıyafet ve hayat tarzıyla prova düşüncemizle alay ediyor. Demek ki hayat prova yapmanın çok ötesinde hakikatle ilişki kurmayla alakalıymış. Kuran boş yere dünya hayatına  ‘oyun ve eğlenceye’ dikkat çekmiyor. Hayatın oyun ve eğlence formatından çıkartılması gerek. Bunun için de Hakikat folklorik bir düzeye indirgenemez. Bu hayatı ‘folklor’ şeklinde tanımlamak da, tam bir zihni kopuşu gösteriyor. Hayattan ve hakikatten kopmanın dayanılmaz acısıyla sürekli yalpalayan biz/ler. Hakikat hayatın kendisidir. Hakikatin hayatı, hayatın hakikati aynıdır. Folklor ise hakikati örten bir örtüdür ancak. Çünkü geçmişin hakikat-hayat ilişkisini bu güne taşırken çok ciddi kırılmaları da resmeder…
Köy sanki tepede. Rakımı oldukça yüksek. Suni hiçbir ses yok. Kuşlar, böcekler, keçiler… vs. Ezan ‘bile’ çıplak sesle okunuyor ve bütün köy duyuyor. Birden buranın ne kadar da güzel dinlenme mekanı olacağını düşündüm. Tabii tefekkür mekanı hatta doğal itikaf mahalli dedim. Perdeye falan gerek yok. Çıkın ormana, yaslanın bir ağaca istediğiniz kadar tefekkür, tezekkür edin. Belki daha da iyi olur, bütün tabiatla birlikte duaya, durmak. Böyle ufak mekanlar olamaz mı, birkaç gün dinlendikten sonra tekrar kente dönülse. Yok hepsi bana ait olsun denildiğinde; ya helal kazancı bozuluyor, ya da iş yapamayacak kadar yaşlanılıyor! Veya bir kitap yazacak kadar durulsa sonra tekrar o hıza geri dönülse. Aslında bakıyorum da, insan hep ortayı arıyor. Allah’ta ortayı tavsiye ediyor. Peki neden uçlarda dolaşıyor. Bu işte bir iş var ama hayırlısı.
Akşam ezanı okunurken Üveyz köyünden ayrılıyoruz sırada Bıçakçı köyü var. Akşamı orada kılacağız. Abdest almam gerekir. Orası daha uygunmuş. Naçar grup bana uyacak. Hızla yola devam ediyoruz. Güneş battı, akşamın ilk tonlarına ait renkler. Daha karanlık çökmedi. Mor, lacivert arada kırmızıyla birlikte yollarda ilerliyoruz. Asfalt, boş, sakin köy yolları. Burada ne güzel araba kullanılır diye düşünüyorum, depoyu doldurup yola çıkmak lazım. Bunu hemen gerçekleştirmek lazım…
Ve Bıçakçı köyündeyiz. İlk olarak namazlar eda ediliyor. Akşam namazı ertelemeye gelmez. Hemen elinizden kayıp çıkabilir. Sonrada çok şirin insanlar ve mekanlarda sohbet soluklanması yapıyoruz. Ama biz yolcuyuz. Burada daha fazla duramayız, artık geri dönmeliyiz. Vedalaşma vakti geldi. Akşamın ilk saatinde geldiğimiz bu köyden de ayrılıyoruz.
Artık dönüş yolunda ilerliyoruz. Gün bitti sırada İstanbul trafiği ve evlere nasıl ulaşılacağının gerginliği var. Birden ne kadar relaks bir gün geçirdiğimi hatırlıyorum. Bitmesine sevinmeli miyim. Her ne olursa olsun insanın evine dönmesi çok güzel. Dönülecek bir evi olması hepsinden güzel. Allah kimseyi evsiz bırakmasın.
Yolda yatsı ezanı okunuyor. Bir cami bulursak cemaate dahil olabilir miyiz diyorum. Genel kabul görüyor. Herkesin abdesti var. İş bitmiş. Neden olmasın. Bu kadar namazdan sonra bir vakti de camide cemaatle eda etmek iyi bir kapanış olacak hani. Bugün tam bir nostalji havasında, günü tamamlayan son kare. Hemen araba park ediliyor. Ufak bir köy camisi. Cemaat tek tek camiye geliyor. İmam ezan okuyor. Odasına giriyoruz. Daha doğrusu minarenin bulunduğu yere ufak bir loca yapmışlar. Ufak bir kitaplık, rahle, seccade var. Minareden çıkan buraya çıkıyor. İmam ezanı bitirdi ve bizi gördü.
Meslekten arkadaşlarını görünce imameti bırakmak adet. İmam da öyle yapıyor. Bu günün süprizini kabul ediyor ve imamete diğer hoca geçiyor. Günün son vakti de bu köy camisinde cemaatle tamamlanıyor. Namaz bitince cemaate tanıtılıyoruz. Cemaatte çok memnun oluyor. Ben her zaman ki telaş ve aceleciliğimle herkesten önce dışarı çıkıyorum. Ne de olsa daha eve gideceğiz. Ve burada başka bir sürpriz. Yaşasın gökyüzü yıldız dolu. Köy sokak lambasının sönük ışığı yıldızları kapatamamış. Artık hocaların cemaatle konuşmayı uzatmaları hiç önemli değil. Biraz daha bu manzarayı temaşa edeceğim ya ne gam. Gökyüzü ve yıldızlar. Daha doğrusu günün her saatinde gökyüzü benim dikkatimi çekmiş, hoşuma gitmiştir. Yine uzunca bir süredir kent ışıklarından dolayı yıldızları görememiştim. Günün son süprizi de yıldızlar demek ki. Amam Allah’ım ne kadar kalabalıklar. Sanki hiç yer yok. Yıldız trafiği çok hoş, hiç stres yapmıyor, bilakis stresi alıyor. Epeyce yıldızları seyrediyorum. Ama gitme vakti. Cemaat arabanın başına kadar geliyor. Ben de veda ediyorum.
Ve bir sürpriz daha. Ta çocukluktan bir yüz. Babamın arkadaşlarından bir amca beni tanıyor. ‘Yazılarını okuyorum beni tanımadın mı?’ diyor. ‘Sima olarak hatırladım da, tam olarak çıkartamadım’ diyorum. Ne yaparsınız, tevellüde müteallik konuları rölantiyede bırakıyorum. Tanıdığım yüz açıklama yapıyor; birden zaman tarihe dönüyor, çocukluk yıllarının sonuna doğru seyrediyor. Uzun yıllar şeyh cami imamlığı yapan şimdi emekli hocayla karşı karşıyayız. Aileyi herkesi ve dahi bir çok ayrıntıyı hatırlıyor. Bu güne ait sonbahar görüntülerinin bende bu kadar yer etmesinin, bu fotoğrafla da ilgisi olabilir mi? Kim bilir ama şu var ki hayat her mevsimde güzel, yeter ki farkına varalım, es geçmeyelim. Belki de bizler bunu gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Farkındalıkları çoğaltmaya, kaydetmeye ve arşivlemeye. Hayatımıza dahil ettiğimiz bunlar olabilir.
Evet görev icabı bir mecburiyetin stresiyle çıkılan yolda karşılaşılan güzellik ve sürprizler. Sonbaharın bütün renklerini taşıyan, saklayan ormanın bir ufuk yelpazesinde sunulan görüntüleri. Sonbahar Kerime’de som’a dönüşen bahar. Sonbahar anneannemin gazel mevsimi. Gazel hayvanların kış yiyeceği. Sonbahar hayatın son durağının başı… vs Sonbahar baharın sonu mu, başlangıçların müjdecisi mi, kim bilir. ‘Kainatta hiçbir şey sonlanmaz şekil değiştirir’ düsturuyla yeni renklere doğru seyr u süluka devam yani.
Ne diyelim Allah bunları çoğaltsın. Bize de akıl, fikir versin; dırdır etmekten, sürekli konuşmaktan etrafa bakmıyoruz, her şey o kadar çok şey söylüyor ki, biraz da dinleme ve anlamaya geçsek diyorum. Bu günü bize bahşeden gerçek Sahip’e sonsuz şükürler, teşekkürler. Sonbaharı hiç bu kadar güzel ve yakın görmemiştim vesselam.18.11.2006
Nevin Meriç
18.6.2011 tarihinde yazıldı..
Nevin MERİÇ

İsminiz
Puanınız
Yorumunuz
Kalan karatkter sayısı : 500
Yorumumu Gönder


Anasayfa | Ziyaretçi Yorumları | Galeri | İletişim         

  

NEVİN MERİÇ® 2011  RESMİ WEB SİTESİ |www.nevinmeric.com
Yayınlanan yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması  5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre (YASAKTIR) suçtur.