MANGUEL’DEN OKUDUKLARIM II
0
Yorum
1870

kez okundu..

MANGUEL’DEN OKUDUKLARIM - Fatma Bayram

 

3. KELİMELER ŞEHRİ 14.03.11

 

Mangel’in bu kitabını 2009’un son günlerinde okumuşum. Sanırım Eş-Zamanlı Tarih dersimizin hocası Feride Hanım tavsiye etmişti, derste Babil’i okuduktan sonra. Evet, şimdi kontrol ettim; Milattan Önce 2000-1000 aralığında Mezopotamya’yı okumuşuz 4.Ekim.2009’da. dersin sonunda hocamız, Ahmet Ümit’in “Patasana” kitabını, İhsan Oktay Anar’ın Bağdat Masalı isimli makalesini ve Manguel’in “Kelimeler Şehri”ni tavsiye etmiş. Ben de bir-iki ay gecikmeli olarak okumuşum bu kitabı ve şu kısa notları almışım:

 

“Dil, felsefe, edebiyat, tarih ve toplumbilim üzerine yapılmış bilimsel araştırmaların sonuçlarının sıradan okura nasıl zevkle okutulabileceğinin güzel örnekleri Manguel’in kitapları.

 

(Hamiş/Mart-2011: Buradaki ekonomik gerekçeyi görmüyor değilim; ama beni-yani sıradan okuru- ciddiye alan her çalışmayı, çok satabilmek gibi bazı duygusal nedenleri görmezden gelerek takdir etmeye hazırım.)

 

Onu okurken, kürsüsünün üstünden soğuk ve tarafsız/duygusuz bir ses tonuyla konuşan bir akademisyeni değil; aynı konuyu torunlarına anlatan bir dedeyi dinler gibi hissediyorum. böyle olunca da onun kitapları hem öğretici, hem zevkli, hem de sıcacık kitaplar oluveriyor. Nasıl olup da bu kadar çok şey bilebildiği ise insanı hasetten ikiye ayıracak kadar hayranlık uyandırıcı…”

 

4. OKUMA GÜNLÜĞÜ 14.03.11

 

Mart 2010’da okumuşum bu kitabı ve yine kısacık bir değerlendirme yazısı yazmışım. Demek ki tam bir yıl olmuş. Bu kitaptan sonra okuma üzerine yazılmış birkaç kitap daha okudum ve ben de kendi okuma günlüğümü tutmaya karar verdim. Benimkisi (tüm geç kalmışlar gibi) anı-günlük arası bir şey olacaktı (hâlâ olma yolunda, dualarınızla). Hem ilkokuldan bu yana okuduklarımdan beni en çok etkileyenleri hem de bugünlerde okuduklarımı yazacaktım/yazıyorum.

 

Manguel kitaplarından benim okuduklarım içinde beni hayal kırıklığına uğratan tek kitap bu oldu hatırladığım kadarıyla. Bakalım bir yıl önce neler yazmışım hakkında:

 

“Manguel, uzun yıllar önce okuduğu 12 kitabı, her ay bir tanesini, o günlerde yaşadıklarına dair tutacağı günce ile paralel olarak yeniden okuma ve okudukları ile yaşadıkları arasında ilişkiler kurmayı denemeye karar veriyor. İşte bu denemeden doğuyor “Okuma Günlüğü”.

 

Benim açımdan işin kötü tarafı, bu 12 kitabın hiç birisini okumamış olmam. İlaveten kitapta bahsi geçen diğer kitap, şehir, müzik, heykel, mekan, olay ve sair hiçbir değiniye de tanıdık değilim. Bu nedenle okurken kendimi, iki aşina tanıdığın (biri yazar, diğeri de benim bilmediklerimi bilen okur, yani yazarın asıl hedef kitlesi) sohbetine, biraz zoraki dahil olmuş, istenmeyen bir misafir gibi hissetsem de, sohbet eden bu ikilinin konuştuklarından duymak istediklerimi duyma arzusu, rahatsız etmenin verdiği rahatsızlığa galebe etti. Yani resmen yüzsüzlüğe vurdurup sonuna kadar okudum kitabı.

 

Süleyman kıssasında anlatılan, ecel temalı olayın, Goethe’nin bir hikayesinde ve dünyayı yerinde tutan kırklar inancının da Hassidi metinlerde geçtiğini görmek, kıssaların, insanlığın ortak bilincini belirlemedeki etkisini göstermesi açısından ilginçti.” 

2. GECELEYİN KÜTÜPHANE  14.03.11- Fatma Bayram

 2009’un ilk günlerinde okuduğumu sanıyorum bu kitabı. Ancak hiçbir not almamışım.  (Tabii ki okurken önemli satırları çizerim. O ayrı. Bir değerlendirme notu yazmamışım. Aceleyle bir başka kitaba geçmiş olmalıyım. Çünkü son iki yıldır okuduğum kitaplar üzerine bir iki satır da olsa değerlendirme notları yazıyorum. Ama bu kitap için yok.)

Ne yapmalı? Bu kitap, üzerine bir yazı yazabilmek için yeniden okunmayı hak ediyor. (demek ki bunu yapmayı isteyebilecek bir hevesli zamana denk geldi bu düşünce ki) İkinci okumanın ilkinden daha hızlı olabileceğini umarak yeniden aldım elime kitabı. Yanılmışım. İlk kez okuyormuşum gibi hem heyecanla hem de (Manguel’i okurken her seferinde olduğu gibi) neler neler okumadığımı, neler neler bilmediğimi fark etmenin üzüntüsüyle okudum “Geceleyin Kütüphane”yi.

İskenderiye kütüphanesinden British Library’ye, New York’taki Queens Borough kütüphanesine varana kadar Batı’nın kitap ve kütüphane yolculuğunu kendi kütüphanesindeki (tamamına yakınını hiç duymadığım) kitaplar üzerinden özetliyor. Bir nevi kütüphaneler katalogu olan böyle bir konu sıkıcı olmaya ne kadar da uygun bir adaydır. Ama Manguel bu tehlikeyi aşmayı öyle güzel başarmış ki kitabı ilk okuyuşumda son sayfasına şöyle bir not düşmüşüm:

“Pek çok akademik çalışmadan daha akademik ve bütün akademik çalışmalardan daha zevkli bir kitap.”

Kitabı yazarken amacının, kendisine hep çılgın yerler olarak gözüken kütüphaneler konusundaki şaşkınlığını anlatmak olduğunu söylüyor. (Demek ki amaç bilgiyi sergilemek olunca sonuç başka oluyor; duyguyu paylaşmak olunca başka…)

Yarım yüzyılı aşkın bir süre kitap topladığını söyleyen yazar, (koridorlar, mutfak, banyo ve yatak odası dâhil) evinin her köşesini kitaplık olarak kullanmış. “Kendime tam anlamıyla kütüphaneci diyemem ama sınırları evinkilerle karışarak ya da örtüşerek giderek artan kitap rafları arasında yaşıyorum” diyor. Öyle ki, çocukları, yakında kütüphane kart olmaksızın eve girilemeyeceğinden yakınıyorlarmış.

Kütüphaneleri anlattığı bu kitabına, neden “Geceleyin” diye bir zaman kaydı düştüğünü merak edenler için yazarımızın okumak için geceleri, yazmak için de gündüzleri tercih ettiğini belirtelim. Bu tercihin nedenini de şöyle açıklıyor: “Uzun deneyimlerimden öğrendiğime göre eğer sabah olduğunda belirli bir konuda yazmak istiyorsam, gece o konuda okuduklarım düşlerimi yalnızca savlarla değil aynı zamanda öyküde yaşanan olaylarla da besler.

Kil tabletler üzerine yazılmış malzemeden günümüzün sanal kütüphanelerine, Colombiya’nın merkep sırtında köyleri dolaşan gezici kütüphanelerinden Paris’teki Milli Kütüphane’ye kadar dünyanın her yerindeki kütüphaneler, onların düzeni (özellikle Aby Warburg’un kendi kütüphanesi için kurduğu düzenin anlatıldığı bölümü şiddetle tavsiye ederim), kuruluş hikâyeleri, kullanılış biçimleri aynı kitapta (sadece 283 sayfa), bilimsel olmasına rağmen sıcacık bir samimiyetle anlatılan bir öyküye dönüşmüş.

Kitapta beni (daha önce bunu hiç düşünmemiş olduğumdan olsa gerek) en çok etkileyen ve sarsan ifade “her kütüphanenin katalogları ve düzeniyle okuyucuya belirli bir dünya görüşünü dayattığı”dır. Kütüphaneler bu dayatmayı sadece içerdikleri kitaplarla yapmazlar, dışarıda bıraktıkları kitaplarla da yaparlar. (Bu nedenle olsa gerek eski çağlardan beri kütüphaneler evrenin bir yansıması olarak kabul edile gelmişlerdir.) Bu dışarıda bırakma sansürden başlayarak kitap yakmaya kadar varır. Yazar kütüphanelerin var oluş serüvenini anlatırken zorunlu olarak yok edilişlerinden de bahseder. Ona göre “sır olup gitmiş ya da var olmalarına asla izin verilmemiş kütüphanelerin sayısı bugün ziyaret edebildiklerimizden kat be kat fazladır”.

Kütüphanelerin mimarisinden bahsederken dünyanın bütün kütüphaneleri gözümüzün önünde geçit resmi yapar. (“Okumanın Tarihi”nde olduğu gibi bu kitapta da bol görsel malzeme kullanılmış. Dolayısıyla bu resm-i geçit için sadece hayal gücünüze dayanmanız gerekmez.)

Bu kitaptan öğrendiğim şeylerden biri de; kütüphane ile çalışma odasının aynı yer olmaması gerektiği. (Bu satırları yazmamdan ancak birkaç ay önce bir çalışma masasına -o da yarısı eşim tarafından kullanılmak üzereve oturma odasında tv nin yanında- sahip olabildiğim düşünülürse “çalışma odası”nın kütüphane ile aynı yerde olup olmaması sorununu düşünmenin benim için ne büyük fantezi olacağını hayal edebilirsiniz. Gerçi Woolf’un “Kendine Ait Bir Oda”sını anlatacağım size. Bunu o zaman daha derinden konuşuruz inşallah.) Yazar der ki: “Kütüphanem yaşam öykümü yansıtıyorsa, çalışma odam da kimliğimi ele vermektedir.”Bunun nasıl olduğunu anlatan şu paragrafı alıntılamadan edemeyeceğim:

“Borges’in evrene bir kitap dediği ve cenneti ‘bir kütüphane şeklinde’ tasavvur ettiğini söylediği göz önüne alınınca, onun ziyaretine gelenler çepeçevre kitaplarla, ek yerlerinden ayrılacak kadar tıka basa raflarla dolu, üst üste yığılmış yayınların kapı önlerini tıkadığı ve her girintiden fışkırdığı bir yer, mürekkep ve kağıttan bir orman görmeyi beklerlerdi. Oysa bu mütevazı apartman dairesine kitaplar akıllıca, bir düzen içinde yerleştirilmişti. Genç Mario Vargas Llosa ellili yılların ortasında Borges’i görmeye geldiğinde gösterişsiz bir ortamla karşılaştığını belirterek ev sahibinin neden kitaplarla daha içli dışlı, daha konforlu bir yerde oturmadığını merak etmişti. Bu sözleri Borges’nin canını sıkmıştı. ‘Lima’da böyle yapıyor olabilirler,’ diye azarlamıştı düşüncesiz Perulu konuğunu, ‘ama biz Buenps Aires’te hava atmaktan hoşlanmayız.’ ”

Gerçek kütüphanelerden bahsetmekle yetinmeyip, envai çeşit romanlarda bahsi geçen hayali kütüphaneleri de didik didik eder Manguel. Bu yolla, Daniel Defoe’nun, Robinson Crusoe’yu ıssız bir adaya çıkartırken yanına hangi kitapları verdiğini, ya da Don Quixote’un kütüphanesi yakılırken Cervantes’in ona hangi kitapları okumayı uygun gördüğünü, Umberto Eco’nun “Gülün Adı”nda sayfalarca anlattığı bir manastır kütüphanesinde neler okunduğunu anlarız.

Okumanın, nasıl bir “hayata tutunma” gayreti olduğunu, Nazi kamplarında herkesin hafızasındaki metinleri, ya da bin bir zorlukla yanlarında getirdikleri kitapları, değiş tokuş ederek gizlilik içinde okuduklarını anlattığı bölümde açıkça görüyoruz. “Okumanın Tarihi”nde de anlatıldığı üzere Güney’deki zenci kölelerin, her yakalandıklarında bir parmaklarından vazgeçme pahasına da olsa, okumayı nasıl bir aşkla başardıkları da bu bağlamda bir kez daha hatırlatılıyor. Bu gizlilikle okumak zorunda olanların sekiz-on kitaptan oluşan ve sürekli el değiştiren kütüphaneleri de yazarın ilgisini, Warburg Kütüphanesi’ne gösterdiği ilgi kadar çekebiliyor.

Son olarak yazarın kendi kütüphanesi için tuttuğu eksikler listesinde “günün birinde satın almayı umut ettiği, yararlanmanın ötesinde sahip olmak istediği ama var olduklarını bile bilmediği kitaplar” dahi olduğunu belirtelim ve soralım: “Bu kitap sadece hakkında yazmak için bile ikinci kez okunmaya değer miymiş?”

 

26.4.2011 tarihinde yazıldı..
Fatma BAYRAM

İsminiz
Puanınız
Yorumunuz
Kalan karatkter sayısı : 500
Yorumumu Gönder


Anasayfa | Ziyaretçi Yorumları | Galeri | İletişim         

  

NEVİN MERİÇ® 2011  RESMİ WEB SİTESİ |www.nevinmeric.com
Yayınlanan yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması  5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre (YASAKTIR) suçtur.