KURUTULMUŞ FELSEFE BAHÇESİ
0
Yorum
2599

kez okundu..

KURUTULMUŞ FELSEFE BAHÇESİ

Ne yazık ki tarih atmamışım. Bu kitabı hangi yılda almış olabilirim? Sanırım 2004-05 civarında olmalı. Alkım kitapevinde rasgele kitaplara bakarken ismi dikkatimi çekmiş olmalı ki alıp, her zaman rasgele kitap seçiminde yaptığım gibi, arka kapak yazısına, yazarın kısa özgeçmişine, içindekiler sayfasına ve gelişigüzel birkaç sayfasına bakmış olmalıyım. (Ne iyi etmişim.) Ardından da “işte bu!” demişimdir, ağırbaşlı teyze görüntüsünü muhafaza ederken, içimden ellerimi çırpıp havaya sıçrayarak. Çünkü tam benim istediğim gibi dozunda bilgi, dozunda espri ve şırıl şırıl akan bir Türkçe ile özgün bir söyleyiş biçimi bir aradaydı.

Alır almaz okudum. Hep tadını dimağımda hissettim. Bir iki ilgili arkadaşa tavsiye ettiysem de okuduklarına dair bir geri bildirim almadım. Ama o gün başladı benim “Salah Birsel” okumalarım. “Kurutulmuş Felsefe Bahçesi”ni “Salah Bey Tarihi” dizisinden önce “Kahveler Kitabı” (ki onun da tadı hala dimağımdadır), ardından “Boğaziçi Şıngır Mıngır” ile “Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu” geldi. Sonra uzun bir ara.

Derken iyi kötü yazmaya başlayınca tekrar okumak istedim Salah Birsel’i. Bu sefer günlüklerini seçmiştim okumak için. Temmuz 2010’da “Yaşlılık Günlüğü”nü, “Papağanname”sini, “Amerikalı Tolstoy”u okumuşum.

KURUTULMUŞ FELSEFE BAHÇESİ

Ne yazık ki tarih atmamışım. Bu kitabı hangi yılda almış olabilirim? Sanırım 2004-05 civarında olmalı. Alkım kitapevinde rasgele kitaplara bakarken ismi dikkatimi çekmiş olmalı ki alıp, her zaman rasgele kitap seçiminde yaptığım gibi, arka kapak yazısına, yazarın kısa özgeçmişine, içindekiler sayfasına ve gelişigüzel birkaç sayfasına bakmış olmalıyım. (Ne iyi etmişim.) Ardından da “işte bu!” demişimdir, ağırbaşlı teyze görüntüsünü muhafaza ederken, içimden ellerimi çırpıp havaya sıçrayarak. Çünkü tam benim istediğim gibi dozunda bilgi, dozunda espri ve şırıl şırıl akan bir Türkçe ile özgün bir söyleyiş biçimi bir aradaydı.

Alır almaz okudum. Hep tadını dimağımda hissettim. Bir iki ilgili arkadaşa tavsiye ettiysem de okuduklarına dair bir geri bildirim almadım. Ama o gün başladı benim “Salah Birsel” okumalarım. “Kurutulmuş Felsefe Bahçesi”ni “Salah Bey Tarihi” dizisinden önce “Kahveler Kitabı” (ki onun da tadı hala dimağımdadır), ardından “Boğaziçi Şıngır Mıngır” ile “Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu” geldi. Sonra uzun bir ara.

Derken iyi kötü yazmaya başlayınca tekrar okumak istedim Salah Birsel’i. Bu sefer günlüklerini seçmiştim okumak için. Temmuz 2010’da “Yaşlılık Günlüğü”nü, “Papağanname”sini, “Amerikalı Tolstoy”u okumuşum.

Şimdi (Şubat 2010’da) ise tekrar başa dönüp “Kurutulmuş Felsefe Bahçesi”ni tekrar okudum. Bazı önemli kitapların belli zaman aralıklarıyla tekrar okunmasını gerekli görürüm. Hangi kitabın bu önemi hak ettiği ise tamamen sizin neye önem verdiğinize bağlı olarak değişen bir görecelilik taşır. Her neyse…”Kurutulmuş Felsefe Bahçesi” bana edebi türler içinde en yakın olanın ‘deneme’ olduğunu en kuvvetli tonda hissettiren kitaptır. Ve güzel bir denemenin taşıması gereken vasıfları açıkça gösteren kitaptır. (Belki edebiyat tarihimiz içinde bu mevkii hak eden daha önemli kitaplar vardır. Ama dikkatinizden hiç kaçmamalı ki, ben edebiyat tarihinden değil, kendi okuma tarihimden bahsediyorum. Bize ne bundan diyorsanız neden buradasınız ve neden hâlâ bu yazıyı okumaktasınız?)

“Kurutulmuş Felsefe Bahçesi” on bir denemeden oluşuyor. Bu denemelerde, tarihi bilgilerden gündelik hayatın küçük teferruatına, edebi eserlerin içeriğinden nasıl yazıldıklarına, yazarların sıra dışı hayatlarından çeşitli edebi ekollere, aynalardan fotoğraflara, şehirler hakkında yazanlardan edebiyat tarihine, çiçekler ve bahçelerden dostluklara, deneme türü hakkındaki görüşlerinden çeşit çeşit deniz yolculuklarına varıncaya kadar envai çeşit konuda hem temel ve asıl konularda hem de hurda teferruata dair kıytırık meselelerde nasıl yazılır bize göstermiştir.

Onun yazdıklarını hem yeni şeyler öğrenmenin hayretiyle, hem hoşça vakit geçirmenin dudaklarımızın kenarına kondurduğu gülümsemeyle okursunuz. Dilin taklalar, parendeler atarak sunduğu gösteri de bu okuyuşun size sunduğu bir başka gösteridir. Öyle ki bazı deyişleri ezberleyesiniz gelir.

“Akı sarısına karışmış serüvenler”, “menteşelerinden çıkmış gençlik”, “en balkonlu kahkahalar”, “insanın trenini çuhlatmak”, “kartaldıkça körpeliğe özenen kadınlar”, “kırtıpil ve ebleh yazarlar”, “it oturumundan doğrulup padişahın eteğine varmak”, “zingirdek oturumundaki düşünceler” bunlardan sadece bir örnek.

YAŞLILIK GÜNLÜĞÜ

“Kurutulmuş Felsefe Bahçesi”ni okuduğumdan beri benim kişisel, okunacak yazarlar listemdeki yerini iyice sağlamlaştıran Salah Birsel’in günlüklerine rastlayınca daha fazla ertelemeden başladım okumaya. Okuyacaklarımı sıraya koyarken, “Yaşlılık Günlüğü” pat, ön sıraya kuruluverdi. Sanırsam bu, hem yaşlılarla sohbeti sevdiğimden hem de kendimi yaşlılığın eşiğinde hissettiğimden olsa gerek.

Yalnız okudukça canım sıkılmaya başladı. “Okuma Tarihi”ndeki yazarlara, “Araf”taki yabancı şarkılara nasıl yabancıysam (ve öyle olunca okuduklarının altındaki zemin nasıl yetersiz kalıyorsa) burada da Salah Birsel’in sık sık değindiği, kıyaslamalar yaptığı Fransız şairlere, yazarlara, onların kitaplarına o denli fransızdım. Tam, Batı kültürüyle yetişmediğimiz, hiçbir Batı dilini okuyup yazmada behremiz olmadığı için kendimi avutacaktım ki aynı Salah Birsel doğunun klasik kaynaklarından, Osmanlı tarihinden, son dönem Osmanlı aydınının hatıratından bahsetmeye başladı aynı yetkinlikle ve ben bunların hiç birini de tanımadığımı gördüm esefle.

Geriye bir tek olağanüstü zevk veren üslubu kaldı, ki eh üslup da bir kitabı/yazarı okumak için en önemli nedenlerden biridir nazarımda. Bir sesi, bir insanı, bir durumu, bir ânı tasvir ederken kullandığı (çoğunun ne kastettiğini ancak sezgiyle anlasam da bir su şırıltısı, bir musiki gibi zevk veren) sıfatlar, tanımlamalar, deyişler, dile getirişler, çoğuna katılmadığım (ayrı dünyaların insanlarıyız) görüşlerini kadı kızında olabilecek kusurlar zümresinden addettirerek okutuyor kitaplarını.

Salah Birsel’in kitap fıştıklaması, Miller’in mektuplarını okurken içinin vahı vahır kaynaması, kendisine bir takım ayak oyunları yapanların tümünün habenneka ve mayışık kişiler olması, biriyle konuşurken bile zihninde yazacağı tümcenin kılığını, kıyafetini düzeltmesi, bir tanıdıkla karşılaştığında selam sarkıtıp sarkıtmamaya karar verememesi, yüznumarada otururken yerdeki mozayiklerden insan yüzlerinin durmadan pata çakması, bol bol şiir okumanın insanı nereye kadar yallah edeceğini bilememesi, kahvede erkeklerin saldır saldır ötmesi, kofti bir adamın fel fel bakması, yanında da mika gibi bir kızın durması, edebiyattaki arakların peşine düşerken zaman zaman işkilini geri çekmesi, kulaklarının dibinde yıngıldayan seslerin ana bağlı yaşayan gençlerin bağdaşını bozmaması, sallapata kitapların evsafı, zaman zaman acılı, zıypak, dibi tutmuş günler yaşaması, insan dediğimiz hazinenin caynal-cuynal pekmez küpüne benzemesi, bir roman yazarken coşan yazarın vay vay kabı kesilmesi, henüz kitabın beşte birini okumuşken fark ettiğim, merak ettiğim, hayran kaldığım deyişleri.

Büyük yazarların kendilerinden bahsetmedikleri kitaplarını (var mı ki öyle bir kitap?) okuyup sevdikten sonra, kendilerinden bahsettikleri anılarını, günlüklerini okumanın bir iyi bir de kötü yanı var.

İyi yan: Üslubunu, fikirlerini, birikimini, bilgisini, görgüsünü takdir ettiğin bir sanatçının kişiliğini, duygularını, özel hayatını (ne kadarını bilmemize izin vermişse o kadarıyla) aç meraklarımızı tıka basa doyuracak kadar olmasa da, açlığı yatıştıracak kadar eğlemek.

Kötü yan: Evvelce okuduklarında gördüğün şahlanmış entelektüel duruşun arkasında beğenilme arzusu, yerilme korkusu, günlük endişeler insani zaaflarla süklüm püklüm insanı fark etmenin hayal kırıklığı.

“Yaşlılık Günlüğü” aynı zamanda çokça yazmak, birazcık okumak ve yer yer de yazar olmak üstüne bir günlük. Yazmanın, hayatın en anlamlı edimi olması şu satırlardan gürül gürül akmakta değil midir?

23 Aralık 1983
Güzel bir yatak.
Hapahap bir sessizlik.
Odanın bir köşesinde küçük bir yazı masası.
Gözünüz gibi sevdiğiniz 200 kitap.
İnsan böyle bir odada ne mutlu yazılar yazar.
Nedir, bir şey daha gerekli! Yaşlı olmak, farımak.
Ölümün sadık bir köpek gibi paçalarınıza süründüğünü duymak.
Yazacaklarınızı yetiştiremeyeceğinizi düşünüp telaşa kapılmak.
Ne güzel!
Ölümün soluğunu duymak.
Ve yazmak, yazmak.
Kalbinizin durduğu anda bile yazmak.
Hiç değilse 2-3 dakika yazmak.
Yunus: Var imdi gez, şardan şara şöyle garip bencileyin.

PAPAĞANNAME

“Yaşlılık Günlüğü” ile birlikte sipariş etmişken Papağanname’yi biraz da merakla (çünkü aşağı-yukarı 8-10 sene sonrasının, yani daha da yaşlı yılların günlüğüydü) aradan çıkarmak istedim. Tam 46 yıl günlük tutmuş ve bunları bizlerle paylaşmış yazar.
Dil aynı zıpkın dil, üslup aynı neşeli üslup. Ama daha yorgun, daha hüzünlü, daha ürkek.
İpi istediği skorla göğüslemenin kıvancı da var, yarışın bitmiş olmasının hüznü de.
Son sözleri(nden):
“İşte 1994. her şey bitti.
Yaş geldi 76’ya dayandı.
Bugüne değin ne yaptım?
Anlatım biçimim, yanmış-yanmamış şekerlerim, ey okur, hoşuna gitti mi?
Yıllardır beni büyük bir bağlılıkla izlediğine göre, hiç değilse sözcük trampetamı yadırgamadın.
Bundan sonra da, istersen sol koroner yetmezliğine uğramadan bu papağannameleri, bu lambacılarca burun kıvrılan sözcük trampetasını yeniden yeniden karıştırabilirsin.
Ne var, onlar seni artık açmayacak, sana güç katmayacaksa, onlara sakın yaklaşma.
Bir kenarda dur. Dudaklarına da bir gülücük kondur.”
“İnsan ölürse kalır eseri
Eşek ölünce ancak semeri”

AMERİKALI TOLSTOY

“Amerikalı Tolstoy” bir deneme kitabı. Yakın tarih, edebiyat, Doğu-Batı iç içe geçmiş bu denemelerde. Yazar bizi bilgilendiriyor mu, sohbet mi ediyor, fikirlerini mi savunuyor, seçemeyeceğiniz şekilde akıyor yazı. Yazarı büyük yapan da bu işte: Titizlikle, aylar, yıllar boyu malumat toplamak, sonra da bu malumatı sanki bir anı ya da hikaye anlatıyormuş gibi, kafamıza vurmadan, akıtıvermek.

Kitapta İstanbul’un ağaçlarından, sokaklarından, gençlikten, (elbette) yazarlardan, yazmaktan, konuşmaktan, miri kelamlardan, resimden, ressamlardan, kendisinden, doğunun-batının ustalarından (bunların çoğunu hiç okumamış olmak onlar üstüne yazılanları okurken ne büyük eksiklik), musikiden, tarihten, tiyatrodan iç içe geçmiş yaşam parçaları gibi bir doğallıkla bahsediyor Salah Birsel. Kendine özgü sıfatları, tanımları, deyimleri ise bir metni okurken musikiye ne kadar yaklaşılabileceğini duyumsatıyor.

“Bir denemecinin işi kitaplarda, doğada ve de yaşamın içinde tık eden altını bulup çıkarmak, okurların gönlünde bir düşünce uyandırmaktır” derken denemecinin amacını; “Bunu yaparken, üstünü başını altın tozuna bular, kalemini de yaldız çanağının içine düşürürse oh, gel keyfim gel” derken de üslubun okuyana vereceği zevki vurguluyor. Ve bize her ikisini bir arada mebzulce sunuyor. İşte yıllardır ben de bunu savunurum: bir vaaz da aynen böyle olmalı. Hem bilgilendirmeli, hem zevk vermeli! 2.3.2011

26.4.2011 tarihinde yazıldı..
Fatma BAYRAM

İsminiz
Puanınız
Yorumunuz
Kalan karatkter sayısı : 500
Yorumumu Gönder


Anasayfa | Ziyaretçi Yorumları | Galeri | İletişim         

  

NEVİN MERİÇ® 2011  RESMİ WEB SİTESİ |www.nevinmeric.com
Yayınlanan yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması  5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre (YASAKTIR) suçtur.