KİTAPLARIN ŞENLİK ATEŞİ
0
Yorum
1552

kez okundu..

 

KİTAPLARIN ŞENLİK ATEŞİ,
Serdar Rifat
 
Mayıs 2011
 
6 Aralık 2008’de şöyle demişim, hâlâ tazeliğini, yakıcılığını koruyan bir iç sızısıyla:
 
“Kendi kendime edebiyat çalışmak
El yordamıyla
Çok da güçlü olmayan bir iradeyle
Yalnızca Allah’a ve O’nun vergisi olacak sezgilere güvenerek
Çünkü bu yolculuk O’nun rızasına varmayı amaçlıyor
O’nun güzel mesajlarını, O’na yaraşır güzellikte anlatabilmek için
Rabbim! Bir başınayım
Bunu sen buyurdun
Şimdi ben senden
Yardımını istiyorum
Lütfen!”
 
Bu satırlarda yer yer yanlış bakış açıları var, ama onları tashih etmenin yeri burası değil. Öyle veya böyle…Yaşanacak yaşandı. Yaşanması gerekenler de yaşanacak.
 
Kus b. Saide’nin dediği gibi:
“Ya­şa­yan ölür, ölen fe­nâ bu­lur, ola­cak olur. Yağ­mur ya­ğar, ot­lar bi­ter; ço­cuk­lar do­ğar, ana­la­rın ba­ba­la­rın ye­ri­ni tu­tar. Son­ra hep­si mah­vo­lur gi­der. Vu­ku­âtın ar­dı ar­ka­sı ke­sil­mez; hep­si bir­bi­ri­ni tâ­kib eder.
Dik­kat edin, söy­le­dik­le­ri­me ku­lak ve­rin! Gök­ten ha­ber var; yer­de ib­ret ala­cak şey­ler var! Yer­yü­zü se­ril­miş bir dö­şek, gök­yü­zü yük­sek bir ta­van. Yıl­dız­lar yü­rür, de­niz­ler du­rur. Ge­len kal­maz, gi­den gel­mez. Aca­bâ var­dık­la­rı yer­den mem­nûn ol­duk­la­rı için mi ora­da ka­lı­yor­lar; yok­sa alı­ko­nu­lup da uy­ku­ya mı da­lı­yor­lar…”
Önemli olan yaşana giden her durumdan hayır elde etmeyi, her durumu hayra tebdil etmeyi başarabilmek. Yüzeye çıkmak için çabalamaya ne hacet, neye yarar onca yorgunluk, nefessizlik, çaba, sonunda dipte derin bir uykuya dalmak mukadderse, demeyiz. Biliriz ki biz, yüzeyde nefes alıp haykıracağımız o bir an için varız. Cihanı dolaşacak bir ses bırakamadıktan sonra ha yaşamışız o anı, ha yaşamamışız ne fark eder? Bir yandan ecel bizi dibe çekip dururken, bir yandan da, sanki okyanusların yüzü hepimize yetmezmiş gibi, yüzeye çıkmaya çalışanları dibe itekleyenler arasında ne büyük çaba gerektirir o bir solukluk anda, hem kulaklara hoş gelecek, hem de zamanın sonuna dek, durmadan batıp çıkacak yeni yeni canları şad edecek bir avaz bırakabilmek ardında.
Söz söylemek yeter mi? Söylenen sözün güzel olması da gerek. Hem manaca, hem lafızca. Bütün kelimelerin sahibinin huzuruna varacaksa bir söz, o makama yaraşır güzellikte olmalı.
Peki, kendi kendine nasıl edebiyat çalışılır? Zamanın başından, yazıdan bile öncesinden bugüne kadar insanın biriktirdiği bunca sözü okumak, anlamak imkansızsa ne yapmak lazım? İlk başta dedik ya sezgilere güveneceğiz diye, işte sezgilerim beni öncelikle okuma ve yazma üzerine yazılanları okumaya yönlendirdi. Ve 8 Aralık 2011’de okumuşum “Kitapların Şenlik Ateşi”ni. Sonra bu yazıyı kaleme alabilmek için bir daha okudum.
Bu tekrar okumalar, ilk okuyuşta önemseyip, altını çizip hiç unutulmaz zannedilen pek çok şeyin pekâlâ unutulduğunu gözümüzün içine sokup bizi üzse de ne çare: Hafıza-i beşer nisyan ile malulmuş.
“İnsan” kelimesinin iki muhtemel kökten türediğini söylüyor dilciler: Nisyan ve Ünsiyet. İbn Arabi insanın yapısını ilahi isimlerle ilişkilendirme çabasında bu iki kavramın da olumlu yönlerine işaret ediyor ve diyor ki: İnsan, ünsiyet sahibidir, çünkü bütün ilahi isimleri öz olarak içermektedir. Onun bu özelliği sayesindedir ki bütün mahlukat kendi varlıklarının sebebi olan ismi insanda tecelli etmiş olarak bulur ve o sayede insan, o varlıklarla ünsiyet kurabilir. Nisyana gelince. İnsan nisyan ile maluldur. Yani unutkandır. Bu özelliği sayesinde ilgisi daima bir şeyden ötekine değişir durur. Bu değişken ilgi de onu bütün mahlukat ile ünsiyet edecek birikime götürür. Her durumda kârdayız yani.
Gelelim Serdar Rifat’ın kitabına. Evvela yazarımızı burada can u gönülden tebrik etmek isterim. Bu okuma serüvenimde türk yazarların kitaplar üzerine yazılmış kitapları arasında, harcı alem olmayan, okuyucusunu aptal yerine koymayan, elini, hiçbir kaynağa uzatmadan, tembel tembel sırf aklında kalanları bize kakalamaya çalışmayan bir eser verdiği için. Bu konuda okuduğum yirmi küsur kitap bana bu sözleri söyleme hakkı veriyor sanırım.
Kitap okuma ve yazma üstüne demiştik. Kitapta bir şekilde adı geçen çok sayıda yazar ve kitaptan 23 tanesini okunmak üzere not almışım. Bunlardan (ne ihmalkarlık) sadece bir tanesini almış ve okumuşum. Sonra da onun açtığı yeni yollara girip bir daha geriye dönememiş olmalıyım ki diğerleri öylece kalakalmış. Ha evet, bir tanesini de aldım ve okumayı denedim. Ama herhalde zamanı gelmemiş bir kitaptı benim için. Kafam bozuldu (anlayamadığıma) ve kaldırıp kitaplığın en arkalarına bir yerlere attım. Merak ettiğinizi görüyorum ama elbette ki söylemeyeceğim bunun hangi kitap olduğunu. Hiç söyleyip de “ha o mu, ne var onda anlaşılmayacak” deyip bundan sonra yazacaklarımı küçümsemeniz için size fırsat verir miyim?
“Kitapların Şenlik Ateşi”, denemenin şeksiz şüphesiz üstadı, bir XVI. yüzyıl soylusu, gönüllü münzevi ve dünya edebiyatında kendinden bahseden ilk yazar olan Montaigne ile başlıyor. Serdar Rifat sadece ele aldığı kitap üzerine yazmıyor, o kitap üzerine yazılmış olanların da üzerine yazıyor. İşte çalışkanlık bu. Bir akademisyen titizliği ile bir edebiyatçı kimliği birleşince her ne yazılsa okunur. Çünkü artık o metin, hem aklınıza, hem zevkinize hitap etmekte, sizi kuşatmaktadır.
Kitaba da ismini veren ikinci denemede okuma-yazma edimi, yaşama-yazma çelişkisi, sıkı bir okur olmanın vazgeçilmezliği, insan yaşamında kitabın anlamı üzerinde durulmuş.
Bana her zaman “felsefeci-filozof” ayrımını hatırlatan “edebiyatçı-yazar” farklılığının irdelediği bölümde bu ikisini aynı şey zannetme yanılgısı örnekler üzerinden ele alınmış. Ama bütün o farklılığa rağmen, Tanpınar, Proust, Gide, A. Şinasi Hisar, Bilge Karasu gibi bu iki vasfı da bihakkın taşıyanlardan da örnekler verilmiş.
Yaşamak-yazmak, edebiyatçı-yazar, sanatçı-zanaatçı, (edebiyat ve sanatta) yalan-içtenlik gibi karşıtlıkların çok başarılı örneklendirmelerle anlatıldığı kitabımız, roman sanatının benbenci yapısını, edebi metinlerde zaman kavramının uzamsal ya da döngüsel yapısını anlattığı bölümler gibi safkan bir edebiyat ilgilisi olmayan benim gibi okurları zorlayan metinlere de sahip.
Yazarların, yapıtlarının önüne geçtiği ve yapıtların yazarın reklamına göre değer kazandığı günümüz kitap piyasasına dikkatlerimizi çektiği bölüm, benim gibi bir “çok satanlar alerjisi” olanlara “işte bu” dedirten satırlara sahip.
Serdar Rıfat “son derece netameli bir tür” olarak nitelediği “biyografi”yi bir yazar için “bir çeşit mezar taşı” sayıyor ve “yaşamın karmaşıklığı ve çok yönlülüğü”nü “onu dile getirme yolunda en büyük engel” olarak görüyor. İşte tam de bu nedenle biyografi okuduğumda hep birinin “ne” yaptığını öğrenmiş olduğumuzu, ama “niçin” yaptığını hiçbir zaman tam olarak kavrayamayacağımızı düşünürüm.
Anlatı sanatının olmazsa olmazı, “imge” den söze ettikten sonra rüyalara değinen yazar bu bölümde antik çağdan Freud’a ve ondan bugüne, insanın rüyalara yaklaşımından ve rüyaların öteden beri sanat ve edebiyatın ana malzemesi oluşundan bahsederken doğu edebiyatının baştan başa rüyalar ve düşlemlerle iç içe geçmiş bir edebiyat olduğunu söylüyor.
Kitabın ikinci bölümü doğrudan doğruya dört ayrı yapıt üzerine odaklanmış: Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, Tutunamayanlar, Madam Bovary ve Düz Yazının İnce Sesi. Tahmin edileceği gibi bu bölüm, okumak, yazmak, yazar üzerine deneme ve incelemelerden oluşan birinci bölüme kıyasla daha fazla edebi değerlendirme içerdiği için benim ilgimi daha az çekti. Ama bu bölümde ele alınan son kitabı mutlaka bulunası (internete göre satışta yok gözüküyor) ve okunası kitaplar listeme altını çizerek ekledim.
Kitap, yazarın da çevirmeni olduğu Blanchot’tan bahisle sona eriyor. Ben de bu bölümden bir alıntıyla kitabımı ikinci kez okumayı bitirmiş olayım: “Blanchot “temel yalnızlık” olarak nitelediği şeyin, yazarlık kumaşını oluşturan vazgeçilmez bir şey olduğunun farkındaydı. Fatma Bayram 13.5.2011
13.5.2011 tarihinde yazıldı..
Fatma BAYRAM

İsminiz
Puanınız
Yorumunuz
Kalan karatkter sayısı : 500
Yorumumu Gönder


Anasayfa | Ziyaretçi Yorumları | Galeri | İletişim         

  

NEVİN MERİÇ® 2011  RESMİ WEB SİTESİ |www.nevinmeric.com
Yayınlanan yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması  5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre (YASAKTIR) suçtur.