Herkes de Aynı Cümle; Çizgisini Hiç Bozmadı Dendi…
0
Yorum
812

kez okundu..

 Herkes de Aynı Cümle; Çizgisini Hiç Bozmadı Dendi…

Mayıs ayı etkinliklerin zirve yaptığı bir ay. Dersler biter, sempozyumlar biter, imtihanlar biter adeta bir yarış vardır son/ları yakalamak için. Onun için bir çok program aynı güne denk gelir.

Yine böyle bir Mayıs’da  24 Mayıs 2017 Edep dersimiz bitiyor. Bunun için hem ulaşıma kolay hem de güzel bir mekan olarak Dolmabahçe Sarayındaki cafeyi tercih ettik. Hava da bir güzel ama hüzün dorukta bir türlü an/la ilişki kuramıyorum.

Dün görüşmem vardı. Dolayısıyla akşam eve geldiğimde öğrendim Akif Emre’nin vefatını. Tabi şok etkisi yaptı. Duanın yanına eklenen neden, niçinler ve verilen cevaplar onu da üzdüler ta derinden kalbinin en hassas yerinden ki dayanamadan daha bir çok güzel iş yapacakken, yazılar yazacakken veda etti dünyaya diye düşündüm. Nitekim daha sonra yakından tanıyanların yazılarından bu düşüncemin doğru olduğu açığa çıktı. Evet içinde bulunduğu mahalle kırmış, darmadağın etmişti ortalığı artık kalbi dayanamadı da gözüm görmesin bari,  bana eyvallah deyip çekip gitti…

Aslında Akif Emre çok yakından tanıdığım biri değildi ama yazılarını okur  biteviye dile getirdiği hak-hakikat ilişkine dair sabrına gıbta ederdim. Nasıl dayanıyordu olan bunca hercü merce rağmen  maşaallah diye de eklerdim.

Bilim ve Sanat’ın ilk yıllarıydı. Henüz Yusufpaşa’da bir dairenin salonunda yapılırdı dersler. O yıllarda şehirde, bizden, önemli ve özgün bir soluk olduğundan kaçırmazdık dersleri. Medeniyet, Sosyoloji, Osmanlıca, Kur’an kavramları, Dinler Tarihi, Sanat, Edebiyat …vs. adeta yüksek lisans gibiydi bir biçimde üniversiteyle ilişkisi koparılan özellikle başörtülü bizler için. Nitekim oranın ivmesiyle sonraki yıllar 28 Şubat’a rağmen daha sağlıklı ve verimli geçirildi. Bir çok öğrenci yetişti toplumda söz sahibi oldu. Hala da çizgisini devam ettiren önemli bir merkez bisav.

İşte Akif Emre ile o yıllarda bir diyaloğumuz oldu. Kürşat Demirci  saati geldiği halde  dersi bitirmiyordu. Dışarıda diğer dersin öğrencileri ses yaparken içeride de çizgi kaymıştı. Vazife verilmez alınır düsturuyla idareci arayışına çıktım. O gün nöbet Akif Emre’deymiş. Konudan haberdar ederek dersi bitirmesini rica ettim. Önce bir şaşkınlık geçirdi anlaşılan ilk defa böyle bir durum yaşıyordu oysa daha önceki derslerde de benzer uygulama yapılıyordu. Demek kendisine haber verilmemiş. Neyse kısa bir tereddütten sonra saatine baktı ve dersi hitama erdirdi.

Aradan yıllar yıllar geçti. İstanbul Müftülüğü Din ve Hayat Dergisi’ni çıkarmaya başladı. İlk sayılardan birinde de Akif Emre’den yazı istenecekti. Benden yardım istedi editörya.  Bana verilen mail üzerinden Akif Bey’e yazı talebini ilettim. Talep iletildi de cevap yok. Yazılar toplanıyor vakit daralıyor yazacak mı yazmayacak mı bilmiyoruz son bir takvim belirlendi ve hala haber çıkmayınca, hiçbir şeyi yarım bırakmayan ben; ikinci bir maille neden geri dönüş yapmadıklarını sordum; bizi zor durumda bıraktıklarını ve bir daha rahatsız etmeyeceğimizi de ekleyerek.  Bu maile Akif Emre hemen dönüş yaptı. Yurtdışında olduklarından maili henüz gördüklerini ve yazıyı yazacaklarını söyleyerek. Mesele yine tatlıya bağlandı ve güzel bir yazıyla Din ve Hayat’a da katkıda bulundular.

Daha sonra dr. Gülhanım Bayrak hanımı, Dürdane Emre ile tanıştırdı. Film etkinliğimizin en önemli takipçisi oldu Dürdane. Sanata ve filme karşı özel bir ilgisi vardı. Bizim etkinlik bitti ama o hep mevcut programları değerlendirdi ve devam etti ilgisini besledi. Üç çocuk, öğretmenlik gibi çok yoğun ve külfetli bir iş ve ailesini de gözeterek tabii. Bu anlamda sabır ve gayret ailenin en önemli özelliği gibi geldi bana.

İşte böyle duygu durumum sıfır olarak başladı Çarşamba günü. Kararlaştırdığımız gibi önce Dolmabahçe’de son dersimizi yaptık. Bazen beden ve ruh olarak ayrıldığımı düşündüm ama fazla da renk vermedim. Burcumun bir özelliği imiş sonradan öğrendim İçimde bir başka fırtına Dolmabahçe’nin kıyısında yeşil ördekler, dalgalar eşliğinde yaptık dersimizi. Şadiye ise hastane de serum takılı vaziyette resmini gönderdi. Ani bir görevlendirme ile derse gelemeyeceğini söylemişti ben de bu durumdan hiç hoşlanmadım. Ne onlara yaradı ne bize. Üzüntü sağlığın en büyük düşmanı dikkat etmek lazım da dünya elvermiyor ki…

Dersten sonra biraz yürüdük Halime’yle. İkindiye cenazeye gideceğim Fatih’e. Vakit var yani… Taksime doğru tırmanışa geçtik. Şehirin çok az sunduğu imkanlardan biri olarak hem çıkıyor hem de sohbet ediyoruz. Öylesine dereden tepeden.  Mahallenin eksiklerinden bir türlü halledilemeyen medeni davranma yoksunluğundan bahsediyoruz.  Öğle yaklaştığı için namazı Ağa cami de kılalım dedik. Fransız konsolosluğunun önünde çalışma var hemen yanından sapınca yanlış olmuş. Orada sorduk birine ama bizi mescide yönlendirmiş. Böylece konsolosluk etrafında bir şavt yaparak yine İstiklale çıktık. Tramvay da kalkmış. Simge ve sembollere karşı bir duruş var. Kaybolan şehrin siluetine mekan, bina, araç da dahil ediliyor ve her şey uzaklaşıyor sanki şehrinden.

 Neyse bir sonraki sokağın başındaymış cami. Çok sık gitmediğimiz için her seferinde bir gerginlik yaşarım caminin yeriyle ilgili. Binaların ablukası altında avludan sarkan birkaç ağaç dalı camiyi belirliyor adeta. Doğru tesbit camiye yaklaşırken ezan da başladı. Hanımlar yeri diğer camilere nazaran daha şık ama yine çirkin bir perde de arz-ı endam ediyor ön tarafta. Kadriye Erdemli az uğraşmadı bu perdelerden ama İsam’a bile nefes aldırmayan kalın perdeler konduktan sonra pes dedim. Bu iş daha çok vakit alacak ve  daha  bir inceltilmiş zihin sahiplerine kısmet olacak gibi gözüküyor …

Namazdan sonra İstiklalden yürüyoruz.  Adımlar kısa sohbet koyu bir ara  soluklanmak istedik. Garson bahçemiz de var deyince heyecanlandım. İstiklal’de bahçe!  hayırdır bakalım. Derken bizi yan sokağa çıkartıyor. Şaşkınlıkla bahçe bu mu diyorum bir zaman sokak derlerdi bu gibi yerlere diye de ekliyorum.  Neyse havayla temas direkt en azından çok da sıkış tıkış değil oturuyoruz bir nefeslik.

İstiklalin sonuna doğru geliyoruz. Galata Mevlivahane sokağa döndük. Dedik ya yürüyeceğiz ama son neresi belli değil henüz. İlginç bir sokak bir dizi farklı popülasyon. Onlar da olmalı ara ara çıkıp kendi mahallemizden dünyayı seyre dalmalı diyoruz Galata Kulesi resmini çekerken. Sokak da cami ve tekkeler de var ama yüzler diğer tarafa dönük. Belki ileride onları da taşırlar. Ya hep ya hiç mantığı ne çok değeri  yok etti hem zihnimizden hem kentimizden …

Aşağıya doğru inişimizi de tamamladık. Galata köprüsünü geçeceğiz. İhtilallerde, sokağa çıkma yasağının olduğu zamanlar da bile köprüyü mesken tutan balıkçılar. Bu kadar durağanlık bana göre değil.  Bana eşlik eden hüzünle beraber köprüyü de bitirdik artık ayrılma vakti. Bir daha yapalım temennileri. Oysa hayatımızda  bunu tekrarlayalım dediğimiz ama asla olmayan ne çok örnek var. İnsan işte güzellik daim olsun istiyor an ise tekrardan bigane akıp gidiyor.

Artık Fatih’e de yürümeyeyim deyip biniyorum bir Unkapanı’dan geçen otobüse. Yanımdaki teyze inmek isteyince bir durak önce ben de bu taraftan çıkayım deyip iniyorum Müzede. Bir zamanlar karikatür Müzesi olan tarihi yapı, Aziz Mahmud Hüdai Vakfı’na verilerek Caferağa  Medresesi olmuş.  Mekan iktidar ilişkisi bir öncekini korumak şeklinde sirayet etseydi değişen o kadar iktidara rağmen mekan kendi kimliğini koruyacaktı. Ama bu hiç olmadı. Hep bir öncekini kötüleyerek yola devam ettik. Şikayet etmeye hakkımız yok o vakit … Burada bir iadeyi itibar var sanki.  Cami’nin minaresini istikamet yapıp yokuşu çıkıyorum. Atpazarı yazıyor bir takın üstünde. Bakalım nasılmış şu Atpazarı diye devam ediyorum. Her iki yanında çok büyük,  güzel ağaçların olduğu geniş bir bulvar insanların istifadesine sunulmuş güzel işlerden yani ama ben yoluma devam etmeliyim yeteri kadar yedik içtik bugün sıra yürümede. Orada 1911 yapımı bir cami de vardı ama ismini  unuttum.  Pazar tezgahları çıkıyor karşıma ha bugün Çarşamba Fatih’in meşhur pazarının olduğu gün diyorum. Ama pazarla alakam yok yine de yoluma çıkanlardan ihtiyacım olursa hayır da demem. Nitekim oldu da böylece onları da hallettim. Yolun sonu caminin arka tarafına çıkardı beni. Belediyenin ağaçlarını kestiği avluda küçük kamelyelerle halkı dinlendirdiği yer. Güzel olmuş da  ağaçlar niye kesildi anlaşılır gibi değil.

Fatih türbesine ve haziredekilere  selam verip okumamızı yapıyoruz tabi. son okuduğum kitapda ki de buradaydı ama unuttum kim olduğunu çok tanınmış biriydi oysa. Bazen kızıyorum okuduğumu unutacaksam niye okuyorum diye ama çok da keyif alıyorum öğrenirken.  Artık ön avludayım. Yavaş yavaş cemaat toplanıyor. Bir yere yerleşiyor dinlenmeye geçiyorum. Kafam da, gönlüm de, ayaklarım da yorgun. Üzüntü had safhada. Artık Fatih cami benim için neredeyse taziye çadırı gibi oldu. Kaç cenaze uğurladım bu avluda. Ahmet Şişman aklıma geliyor. Onu da bir ziyaret ve üzüntü, kırgınlık sonucu kalp krizinden aniden kaybetmiştik de buraya gelmiştik cenaze için. Ama aklanmamışız demek ki kırmaya devam ediyoruz değerlerimizi …

Biraz sonra Ayşe Sula geldi. Cihan’ı gördüm. Çok üzgündü. Sibel, Alev Erkilet, Sevgi Kurtulmuş, Samime, Hasibe … bizim mahallenin bazı isimleri taziyelerimiz, üzüntülerimiz karıştı. Teselli çok uzak hatta kayıptı o an … Dürdane’yi aradım, sordum. Camide Kur’an okuyor dediler. Çok da iyi ediyormuş, rahatsız etmeyelim, kısmetse burada görürüz dedim. Cihan da peki diyerek onayladı beni.  Bir ara İsmail Kara hocamızı gördüm selamlaştık kısaca, ne denilebilir ki cenaze başında Allah’ın rahmetinden başka…

Sonra Musa Akbal geldi; Kapı açıldı her an gidebilirim/z diyerek. Bizim jenerasyonun yaprak dökümü zamanının başladığını söyledi. Hasibe, Ayşe ‘de kuyruğa girdi gidenlerden olmak için. Duruma el atmak gerekiyordu, heybemiz hayırla doldu mu, neler götüreceksiniz bakalım gitmek kolay da heybede ne var.  Gözümüzün önünde Yahya Kemal, Tanpınar okuya okuya yok edilen tarih  ve Şehir, hesabı nasıl verilecek dedim. Tövbeler çekildi. Hüzün o kadar derinlere işlemiş ki kelimeler kifayetsiz, suskun diller, lal olmuş gönüller…

Herkes de aynı cümle; çizgisini hiç bozmadı dendi. Demek ki en çok bozulan çizgiydi dedi Ayşe. Madem o kadar değerli neden üzdünüz kırdınız da faydalanmadınız insan ve şehir adına diye sormazlar mı?. Soruyoruz tabi … cenazelerden sonra yazılacak yazıların bir çoğu onu üzenler tarafından olacak dedi tanıyanlardan biri … ama yine de çok güzel yazılar yazıldı. Cenaze namazındayız. İmam nasıl kılınacağını söylüyor. Bu iyi bir uygulama ilk defa kılacaklardan, unutanlara bilgiler tazeleniyor … Namaz bitti, biraz ortalık boşaldı ki Dürdane karşımda hemen sarılıyorum ama kopmuş dünyadan haklı tabi. Cihan’da sarıldı. Akif Emre’nin rahatsız olduğunu Dürdane’ye haber veren kişi Cihanmış. O da dr Gülhanıma haber vermiş. Çok da iyi etmiş. İnsanın iyi dostları olmalı sıkıntı zamanlarında onu ayakta tutacak …

Herkes de Aynı Cümle; Çizgisini Hiç Bozmadı Dendi…Edirnekapı mezarlığına gidecek cenaze.  Metin Yüksel erken gidenlerden olarak beklerken Mehmet Akif çoktan kucağını açmıştı. Güzel yaşadı güzel ve fakat ani öldü. Bir şok dalgasıyla herkesi sarstı. Ve biz ertesi gün bu sefer Üsküdar Şemsipaşa Cami önündeki kıyının doldurulacağı haberiyle yine yıkıldık, tarumar oldu ümitler. Yapmayın bu kadar da yıkıcı olmayın kendimize zarar veriyoruz artık.

Merhum Akif Emre’ye Allah’tan rahmet. Eşine çocuklarına, annesine ve yakınlarına sabr-ı cemil daim inşaallah …

Nevin Meriç

26.5.2017 

26.5.2017 tarihinde yazıldı..
Nevin MERİÇ

İsminiz
Puanınız
Yorumunuz
Kalan karatkter sayısı : 500
Yorumumu Gönder


Anasayfa | Ziyaretçi Yorumları | Galeri | İletişim         

  

NEVİN MERİÇ® 2011  RESMİ WEB SİTESİ |www.nevinmeric.com
Yayınlanan yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması  5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre (YASAKTIR) suçtur.