HAZİNE-İ EVRÂK’IN SON GÜNÜ
0
Yorum
1657

kez okundu..

 

HAZİNE-İ EVRÂK’IN SON GÜNÜ – gözler arkada, eller havada asılı kaldı
16. MART 2013- CUMARTESİ
Bu cumartesi Bisav’da diplomatika dersim var. Fatma hanımla bir grup eşliğinde çalışıyoruz. Hem tarih hem de dil yanımı besleyen iyi bir ders oluyor. Ayrıca Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nin de son günü. Sevinç ve hüzün ile içkin bir ruh halim var. Anlamsız bir anlamın içinde debelenip duruyorum.  Hava yağmurlu ama insanı ıslatmıyor. Ayrıca çok soğuk yine kışlıklara dönüş yaptık. Hatta sabah haberlerinde gece kar yağdığını geçtiler. Annem de  'arabaların üzerinde kar vardı' dedi. Ama arşiv hüznünden hiçbir şeyi görecek durumda değilim.
Vakit tamam olunca düştük Vefa yollarına. Aslında cumartesi günü karşıda programım olmasından pek hoşlanmıyorum ama on beş günde bir olması ve  dersin cazibesi zorlukları kolaylaştırıyor. Derse katılım her zamankinde biraz az sanki. Yağmur etkilemiş diye düşünürken geç kalan birkaç kişi daha derse katıldı. Konu kölelik ve ıtıknameler. Itıknamelerin verilme nedeni ..vs hakkında İstanbul Mahkeme sicilinden okumalar yapıyoruz. Fatihli Belkis Hanım dikkatimizi çekti; sanki hanımağa. Aynı günde üç köle azad etmiş. Hikayesine ulaşmak mümkün olabilir mi acaba. Neden olmasın hep Kafadar Hoca yakalayacak değil ya. Bir gün bize de düşer diye kaydedelim hem kağıda hem gönüle. Okuduğumuz belgelerden çıkan sonuçlardan biri ıtıknamelerin daha çok ramazanda verilmesi. Böyle bir istatistik var mı bilmiyorum ama bizim defterden bu bilgi çıktı. Hatta bir ıtıkname şevval ayına aitti ve iki sene çalışmak koşuluyla verilmişti. O da aramızda ‘hasbetenlillah olanlar Ramazanda, şartlı olanlar diğer aylarda demek ki’ şeklinde esprili yorumlara neden oldu. Bir de şer’i yasakların ihlalinden dolayı verilen ıtıkname olup olmadığı merak edildi ama henüz o soruya ait örnek bulamadık. Belgelerde onu arayacağız bundan sonra inşallah. Ders bu minvalde kendi mecrasında aktı ve geldik sona. Sırada arşiv var.
Aslında arşive gitmeyecektim. Daha önceden yapılması gerekenleri yapmıştım ama son gün. Ayaklarım bir o sokağa bir bu sokağa döndü karar vermek zor oldu yani. Birde baktım belki de daha sonra hiç kullanmayacağım arşiv sokağındayım. Artık istikamet belli; son ana kadar o mekanı değerlendireceğiz. Ve hazine-i evrak’ın özel kapısı; mimari açıdan çok tartışılıyor ama bugün bütün tartışmaların uzağında anı yaşama vakti. Ne de olsa bir son girişi gerçekleştiriyorum. Kapıda kontrol ve hafif yağmurla birlikte yavaş yavaş içeri giriyorum. Genelde bu yolda hep koşturmuşumdur ama bu gün tarih ve hüzün ağırlığıyla hepten yavaşlıyorum.
Ortam çok tenha. Oysa son günlerde çok kalabalıklaşmış hatta çalışacak masa bulmakta zorlanmış ve gidecek arkadaşlar yerlerini bize versinler diye kalkmadan rezervasyon bile yaptırmıştık. İç mekan da son güne hazırlanmış demek ki. Birkaç müdavim arşivin son saatlerine tanıklık etmek için bulunuyor. Derken bir ‘hocam’ sesiyle uyanıyorum. Mustafa Hoca iki ders arası boşluğu değerlendirmek için gelmiş. Herkesin içi kan ağlıyor. Nefs-i İstanbul kayıtları İstanbul dışına itiliyor. Bu olay bana Cemal Kuntay’ın Üç İstanbul’unu hatırlatıyor. Artık eskiyen, zamanı geçen babanın göz önünden uzaklaştırılması için üst katta yaşamaya mahkum edilmesi gibi arşiv de gözünü açtığı yerden sökülüp alınıp, şehrin dışına sürülüyor adeta.
Çay için mola verdiğimizde Yusuf Hoca şu an çay içilen yerin ilk okuyucu çalışma salonu olduğunu söylüyor. Hatta masam dediği yerde resmini çekerek tarihe bir not daha düşüyor Mustafa Hoca. Bugün kullandığımız mekanda dosya deposuymuş. Bugünkü mekanı okuyucuya açmak iyi olmuş da bu şehir dışına itmek ne oluyor akıl sır alır değil.
Bahçe de bomboş. Sair zamanlarda her masada bir çok çalışanın dinlendiği mekan yağmurun azizliğiyle oturmayı imkansızlaştırmış. Pek de fena olmamış sanki, her köşenin rahat rahat resmini çektim. Bu gün aynı zamanda resim çekme günü. Her kuşe kayda alındı. O kadar ki polis giriş ve çıkış kontrol noktası bile. Epey bir arşiv fotoğrafım oldu. Ve kapanış vakti.  Kalan birkaç kişiyle çıkmaya hazırlanırken bir talep daha; kapıda arşivin son tanıklarının toplu halde resmi çekildi. Hocalardan biri kurulduğu günden beri kuruluş amacına uygun çalışan tek kurum da kapandı dedi: 150 - 160 yıllık bir tarihin son tanıklarıydık yani. Ve Yemenli arkadaşla Eminönü Vapur İskelesine kadar yolculuk. Arşivin son saatleri böyle geçti. Dışarıda yağmur, içeride hüzün, bütün akil adamların yanlış dedikleri işlem bir çırpıda gerçekleşti ve arşiv adeta şehir dışına doğru yol alırken, gözler arkada, eller havada asılı kaldı.
Nevin Meriç 17.3.2013
 
17.3.2013 tarihinde yazıldı..
Nevin MERİÇ

İsminiz
Puanınız
Yorumunuz
Kalan karatkter sayısı : 500
Yorumumu Gönder


Anasayfa | Ziyaretçi Yorumları | Galeri | İletişim         

  

NEVİN MERİÇ® 2011  RESMİ WEB SİTESİ |www.nevinmeric.com
Yayınlanan yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması  5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre (YASAKTIR) suçtur.