Hatiratlarda Kur’an Eğitimi
0
Yorum
358

kez okundu..

 Hatiratlarda Kur’an Eğitimi*

Yaşanmışlıklara dair ince, derin dokunuşların bulunduğu hatıratlarda bu sayıda Kur’an eğitimini Mahir İz, Ahmet Muhtar Büyükçınar, Ali Ulvi Kurucu, Ali Özek, Hayreddin Karaman, İsmail Karaçam, Tayyar Altıkulaç’ın biyografilerinden ele alacağız. Hatıratlar konjüktür - insan durum ve duruşlarını birey bazlı yansıtan metinlerdir. Bu makalede de konjüktür, özne/insan, Kur’an-ı Kerimi öğrenme açısından ele alınması hedeflenmektedir.

Yaşanılan dönem insanın inşasında önemli eşiktir. Dönemin kabulleri, değerleri, algı ve duygu durumları yanında gündelik hayatı idame ettirme araç ve gereçleri, usül ve yöntemleri de insanın inşasını birebir etkiler ve belirler. Bu anlamda hatırat okumalarında dönemsel duruşlar merkeze alınmalı ve insanın bunun üzerine nasıl bir hayat inşa ettiği örneklik açısından değerlendirilmelidir. Ayrıca hatırat-mevcut ilişkisi birey-yapabilirlilik  arasında gidiş gelişlere neden olacağından hem öğrenme hem de motivasyon anlamında önemli bir kazanımdır.

İncelediğimiz hatıratlarda yaşanılan zaman 20. yy kapsamakta, siyasal yapı açısından da Cumhuriyetin ilk çeyreğine denk gelmektedir. Bir diğer ifadeyle Kur’an-ı Kerimi öğrenme yaşı çocukluk-ergenlik arası izlekte olduğundan konumuzun siyasal zemini Cumhuriyetin ilk çeyreğidir.  Mahir İz hariç diğer hatırat sahipleri 1920-1930’lu yıllarda doğmuştur. Kur’an-ı Kerim’i öğrenme yaşları da 1930-1940’lı yıllara rast gelmektedir. Dolayısıyla konu açısından zaman aralığımız Mahir İz hariç 1930-1940’ları kapsamaktadır. Hatırat sahipleri arasında en farklı yerde Mahir İz durmaktadır. Dolayısıyla onu tek başına en sonda ele almak uygun görülmüştür.  Kur’an-ı Kerimi öğrenme, bu alanda imkanlar ve döneme dair sosyo-ekonomik, siyasal duruşlara yer verilecektir. Buradan hareketle Kur’an-ı Kerimle kurulacak ilişkinin birey ve toplum açısından önemi, vazgeçilmez oluşu yanında, siyasal yapının dönemsel anlamda farklı- mesafeli duruşları da açığa çıkacaktır.  

Cumhuriyetin İlk Çeyreğinde  Toplumsal Alanda Kur’an’la Kurulan İlişki : 1925 -1940

1914-1922 arası ülkemiz açısından bir varoluş, ayakta kalış savaşı ve ciddi maddi manevi kayıpların yaşandığı dönemdir.  Önemli  miktarda kaybedilen can, mal ve toprak kayıpları sonucunda siyasal rejim de değişmiştir. Osmanlı İmparatorluğunun yıkılması sadece siyasi bir değişme değil, yerleşik kurumsal ve sosyo-kültürel yapının da altüst olması demektir. Devrimler ve özellikle harf inkılabı bir önceki yapıyla ilişki ve iletişimin sağlanması ve anlaşılmasını ciddi anlamda etkilemiş adeta sona erdirmiştir  diyebiliriz. Bunu besleyen diğer yapısal dönüşüm ve inşalar   okul ve eğitim sisteminin değişmesi, ve toplumsal alanın dizaynı açısından kılık kıyafet değişimidir. Kur’an öğrenme konusunda yaşanan sıkıntılar, harf devrimi ve yasaklarıyla ilişkilidir. İşte bu yeni kabüller ve uygulanması için konulan zecri tedbirler ele aldığımız hatırat sahiplerinin yaşadığı döneme denk gelmekte ve bu alana ışık tutmaktadır.

1928 yılında yapılan harf inkılabı Ali Ulvi Kurucu’nun ilkokula başladığı yıldır. Okula başlayalı iki ay olmuştur ki alfabe değişir. Artık onlar ve gelecek kuşaklar yeni, başka bir dil ve o dilin dünyasına gireceklerdir.  Bu değişimle dönemin büyükleri, anneleri, ulema olan babaları, dedeleri de ilköğretim mesabesine inerler. Ali Ulvi Kurucu’nun medrese kökenli ve muallim olan babası kardeşine yazdığı mektupta; bir köyün çocuklarını cehaletten kurtaralım diye çalışırken bir günde bütün millet cahil kaldık. Bugün hocalar da yeniden yazı öğrenmek zorunda … bilmem ki tarih de böyle bir facia daha var mıdır.?  diye  döneme ait duygu durumunu anlatır.

Yazı inkılabının toplumdaki aksüamelleri, yasak ve uygulama biçimlerine dair şiddet artan hızda devam eder yıllar boyu. 1930’ların başında jandarmaların tasallutundan köyde Kur’an okutamaz hale gelen Ali Ulvi’nin babası önce tayin ister ve fakat tayinde sadra şifa olmayınca babası vefat ettikten sonra (1935) Suudi Arabistan’a göç eder.

Ülkede yaşayanlar ise ciddi ekonomik yoksunluk, fakirlik içindedirler. Erkekler ya askerde ya şehit  ya da gazi olurken gündelik hayatı devam ettirmek kadın ve çocuklara kalmıştır adeta. Ali Özek o yılları ta yirmi küsur yaşında Mısır’dan annesini ziyarete geldiğinde bir yaşlı kadının konuşmasından öğrenir. “ babam askerde olduğu için bütün tarla, bahçe işler anneme kalmış. Ben bir buçuk yaşında, ağabeyim de üç yaşındaymış. Annem ikimizi tarlaya götüremediği için ağabeyimi alır beni de koca ceviz dediğimiz büyük ceviz ağacının gölgesine, iki üç metre uzunluğunda bir iple bağlar, yanıma su ekmek kor, ovaya orak biçmeye gidermiş diye anlatmaktadır. Bu örneği o yılların gündelik hayatına dair bir prototip olarak tanımlayabiliriz. Anadolu’nun hemen hemen her yeri benzer  yaşantılarla doludur.  Bir de mahsulden alınan vergiler vardır ki bu da halkın ekonomik olarak belini bükmekte hayatta kalmak için adeta kendi malının hırsızı konumuna düşmektedir diyebiliriz.[1]

1930 yıllar devrimlere dair uygulamaların en sıkı yaşandığı, takip edildiği ve karşı duruşlar, Türk Ceza Kanunu’nun 526 Maddesi’nin son bendine konulan: “Türk harflerinin kabul ve tatbikine dair 1353 sayılı kanunun koyduğu memnuiyet (yasaklara) ve mecburiyetlere muhalif hareket edenler (karşı gelenler) iki aydan altı aya kadar hapis veya bin liradan beş bin liraya kadar hafif para cezası ile cezalandırıldığı”[2] zamanlardır. Kurumsal eğitim, matbuat, gazeteler Latin harflerinin halk tarafından benimsenmesinde ve yaygınlık kazanmasında önemli rol oynarken, toplumsal alanda mevcut durum eski yazı – yeni yazı şeklinde  ifadelendirilir.  Arap harflerinin görüldüğü her kağıt, eski yazı olarak tanımlanır ki Kur’an-ı Kerim’de bu tavsifin içine girer. Latin harfli Kur’an-ı Kerimlerin basımı da bu yıllara rastlar.[3]  Okullarda din ve dindarlar aleyhine yapılan olumsuzlamalar yanında  Kur’an eğitiminin yasaklanması da kurumsal alan ile dindarlar arasına mesafenin girmesine neden olur. Nitekim Ali Ulvi Kurucu ilkokula başladığı döneme ait yaşanmışlığı ; Bir gün dedem mektebin bahçesinde büyük sınıfların kız-erkek karışık öğretmenleriyle top oynadıklarını görünce eve gelir hanımına: Muhsine bu çocuk pınarın başında susuzluktan ölecek yazık, yahu benim neslimden hafız-ı Kur’anlığın bu kadar çabuk kesileceğini tahmin etmezdim çok erken oldu. Yahu Muhsine sinesinde Kur’an olmayan bir insan kabirde gibi karanlıktadır. Kur’an nurdur, ışıktır, feyizdir. Kur’ansız okul zulmettir, bu karanlık mektep çocuğa ne verecek. ilim evinde cahil kalacak, mektepte Kur’an yokmuş diye  ağlar …” anlatarak, ilim sahibi ailelerin o dönemde yaşadıkları sıkıntıları açığa çıkartır.

Bütün yasaklamalara rağmen halk Kur’an öğrenmek ve öğretmekten asla vazgeçmemiş bu konuda her türlü sıkıntıya göğüs germiştir. İncelediğimiz hatırat sahiplerinin en küçüğü olan Tayyar Altıkulaç bile bu yasak ve sıkıntıyı yaşayanlardandır. Her ne kadar tek parti döneminin ceberrut uygulamaları biraz tavsasa da köye bir yabancı veya jandarma geldiğinde Kur’an dersi alıyor olmamızın bilinmesi istenmezdi.  Sanki bu faaliyetler gizli yürütülmeliydi. Anam sıkı sıkı “aman oğlum köyün alt tarafındaki transit yoldan jandarmaların geçtiğini görürsen hemen eve koş, mushafını sakla derdi” diyerek yaşanan sıkıntıları açığa çıkartır. Bu anlamda  siyasal yapının toplumsal kodlara muhalif uygulama biçimlerine halkın ciddi karşı duruşu ve tavır alışı vardır ki bunun en açık örneği Kur’an eğitimi ve öğretiminde karşımıza çıkmaktadır diyebiliriz.  Ama çok çok ciddi, bugün havsalamızın alamayacağı fedakârlıklar yaparak.  Nitekim incelediğimiz hatırat sahipleri de her şeye rağmen Kur’an ve Kur’an-i ilimleri öğrenerek ve bu alanda söz sahibi hocalarımız olarak güzel bir örneklik teşkil etmektedirler.

Döneme Ait Psikolojik Yıpratma Temrinleri

Yasaklı dönemin kullandığı bir başka argüman da psikolojik yıpratma ve  algı değişimidir. Bir önceki dönemin saygın davranış ve yaşayış kodları tamamen alt üst edilmiş, geri plana itilmiştir. Onlar için adeta suç işlemiş gibi! bir gündelik hayat reva görülmektedir diyebiliriz.  Bir diğer ifadeyle yeni dönemin sosyal ve kültürel kodlarıyla toplumsal alanda ayrışma yapılmakta, talep edilen davranma biçimlerinin yerine getirilmişliği üzerinden saygınlık ve değer biçilmektedir. İsmail Karaçam o dönemin popüler okulu olan  Köy Enstitüsüne giden bir akrabasına “ Ben hoca olacağım hafız olacağım” deyince, aldığı; “hafız, hoca olup da ölü mü yıkayacaksın bu hocalar zenginlerden zekat almak, devir yapmaktan başka ne işe yarar” şeklinde aldığı cevaba şaşır da ömür boyu unutamaz.  Karaçam aynı zamanda kendi yaşanmışlığı üzerinden, toplumsal ayrıştırma ve algı oluşturma eylemlerini açığa çıkarmaktadır. Benzer yaşanmışlığı Mahir İz hariç diğer hocalarımızın hepsi yaşamıştır.  

İnsan tabiatına uymayan, maneviyatını yok eden yasaklar bir biçimde  ihlal edilir.  Siyasal yapının aldığı bütün tedbirlere, cezalara rağmen ülkenin dağlarında, kuş uçmaz kervan geçmez yerlerinde veya mahalledeki yaşlı kadınların uhdesinde, ev halkına bir biçimde  Kur’an okunması ve öğretilmesi devam etmiş, ilk siyasi değişimle yasak hafifletilmiş ve zamanla da kalkmıştır. Bu anlamda ülkemizde ki dini öğrenme ve davranma biçimlerine getirilen kısıtlama halkın çok büyük fedakarlıklar yaparak geri püskürttüğü bir hareket, diğer bir ifadeyle halk hareketidir. Çünkü bunu talebi ve ısrarı, uzun yılları da alsa  siyaseti hem belirlemiş hem de  değiştirmiştir diyebiliriz.

Yasağa rağmen hatıratlardan yola çıkarak bu öğrenmenin  hikayesi...

Çocuk – eğitim ilişkisinde en önemli basamak ailedir. Çocuk ailenin içinde ilk öğrenmelerini, sosyo-kültürel kodları öğrenir. Kurumsal eğitim ise toplumsal alanda yer/meslek ile alakalı bir tercihi içerir.  Konumuz açısından meseleye baktığımızda değişen toplumsal ve kültürel kodların aile ve çocuk üzerindeki yaşanmışlığı karşımıza çıkar. Bir önceki dönemin çocukları olan hatırat sahiplerinin babaları veya dedeleri, ulema ailesi veya dini eğitim görmüş, çevrelerinde hoca, molla, hafız lakabıyla çağrılan saygın kişilerdir. Tayyar Altıkulaç “dedem biraz medrese tahsili görmüş biri olarak köyün Cuma hatipliği görevini yaptığı için “hatip” lakabıyla anılırdı. “Hafız değildi ama Kur’an okuması işlekti” diyerek, aile- Kur’an ilişkisinde toplumsal kabul ve  dönemsel duruşu açığa çıkartır.

Kur’an-ı Kerim’i öğrenmede ailenin yönlendirmesi incelediğimiz hatırat sahiplerinde ilk sıradadır. Kurumsal anlamda ise yasaklanmıştır. Çocuk üzerindeki bu olumsuz atmosfer aile büyüklerin alicenaplığı ile aşılmaya çalışılır. Ali Ulvi Kurucu, babamdan, ailemden, en çok da dedemden teşvikin en büyüğünü görüyordum. Dedem halalarıma ve ev halkına Hafız Ali Konyalılara ziyafet verir oldu, en zenginin ziyafetinden sadece davet edilenler istifade ederler ve bir müddet sonra unutulur. Hafız Ali Konya halkına manevi ziyafet çekiyor, benim hafızı methetmek haddim mi? Peygamber-i Zişan methetmiş demesi benim çalışmalarıma, gayretime daha da kuvvet kazandırıyordu diyerek toplumsal alanda hiçbir geçerliliği olmayan Kur’an öğrenme ve hafızlığa teveccühünde dedesinin ve babasının yaklaşımlarını ve  etkisini anlatır.

Baba da benzer duygu durumları yaşamaktadır. Sürekli dua halinde “Allah’ım beni bir hafız babası yaparsan, şu zamanda bir hafız babası olursam … oğlum mahşer yerinde: Ey hâfız-ı Kur’an, oku ve okudukça yüksel! Denenlerden olursa … babam hem dua ediyor hem de bana duyurarak müjdeler veriyordu” diyerek aile-çocuk ilişkisinde sevincin konusu ve kapsama alanını göstermektedir. Duanın sesli yapılması hem yapan hem de neden olan açısından teşvik ve motivasyonu sağlar. Ayrıca babanın dönemin şartları karşısında çocuğunu yetiştirme anlamında yaşadığı ciddi baskılanım dikkate şayandır. Oğlunun mektepte geçen kızlı - oğlanlı eğlenceli günlerin, çocuğun nefsine nasıl hoş geleceğini, nasıl alışkanlık yapacağını bilen baba, sürekli çocuğunun nefsini hoş tutar. Nitekim Kurucu da, bu günlere ait baskılanımın üstesinden gelmeyi babanın sürekli teşviklere devam ederken, sesini de beğenmesine ve “yahu sen sade hafız değil Kur’an bülbülü olacaksın” diye cesaretlendirmesine bağlamaktadır.

Hayreddin Karaman, okullarda Kur’an-ı Kerim olmadığı için, yeni yetişenlerin ve bilgisi eksik olan yetişkinlerin basit/temel dini bilgileri öğrenebilecekleri kaynaklar oldukça sınırlıydı diye dönemin gündelik hayatını fotoğrafladıktan sonra bu şartlar altında; Öncelikle evde bilen varsa namaz surelerini, abdest, gusül, namaz, bazı haramları onlardan öğrenirlerdi. Evdekiler yetersiz ise mahallelerde kadın hocalar Kur’an ve ilmihal öğretirlerdi ama bu da yasak olduğu için sık sık baskına uğrar ve işkence görürlerdi. Bir de esnaf arasında iyi yetişmiş kişiler vardı ki onlar da bu konudaki eksiği kapatmak için var güçleriyle çabalarlardı” diyerek dönemin öğreticilerini aşikar eder. Tayyar Altıkulaç da mahallelerdeki kadın hocalara dikkat çeker ve bilinenin aksine kadınlar da, Kur’an, cüz, sure, namazlık olarak adlandırılan dini bilgi ve Kur’an okumanın ilk basamağı olmuşlardır diye dönemin yasağına karşı duruşta cinsiyet üzerinden bir ayrışma yapılamayacağına dikkat çeker.

Devamında Karaman,  bazı büyük şehirlerde bir iki tane Diyanet’e bağlı bazı  Kur’an Kursları vardı. Ancak ilkokul mezunları gidebilirdi. İlkokulu bitiren çocuk ya ilerisini okumak ya da babasının yanında veya başka bir işte çalışarak para kazanmak durumunda kaldığından Kur’an Kursları öğrenci bulmakta zorlanır ve kapanırlardı. Kurs kapanmasın diye halktan bilenler tekrar tekrar yazılırdı diyerek kurumsal sürekliliği teminde, halkın mücadelesine açığa çıkartır. Nitekim Ali Ulvi Kurucu babasından hıfzını tamamladıktan sonra Konya’da açılan Kur’an Kursuna giderken, Tayyar Altıkulaç’ta Antalya’da bir resmi kurs olduğunu ve fakat kendisinin özel kursa gittiğini söylemektedir.

1930-1940lı yılların başı devrimlerin daha sıkı ve baskıcı yöntemlerle uygulandığı dönem olurken sonu serbestiye meyleden bir imkanı göstermektedir. Daha fazla halkın talebine rağmen uygulamalar yapamayacağı anlayan siyasi irade, okullarda ahlak dersleri, birkaç aylık, İmam Hatip Kursları, DİB’in izin verdiği çok az da olsa birkaç Kur’an Kursu kırklı yılların sonunda açılır. Müftülüğe bağlı Kur’an Kursu’nun açılması için 1965 yılını beklemek gerekecektir.

Bu dönemde de Ali Özek, Hayreddin Karaman, İsmail Karaçam, Tayyar Altıkulaç hocalarımızı görmekteyiz. 1930 yıllarda doğan, 1940 ve 1950li yıllarda eğitim gören hocalarımız genelde ilk Kur’an eğitimini yakın çevrelerinde yapmışlar, ilerletmek için ise küçük yaşlarda köylerinden, ailelerinden ayrılmışlardır. Zor şartlar altında yasağa rağmen ders yapan hocalardan ders almışlar ve daha sonra açılan İHOkullarında okuyarak legalleşen dini eğitimi bitirip bu alanda hizmet vermişlerdir. Tayyar Altıkulaç, dini tahsil alanında klasik cami derslerinden başka bir program yoktu ama 1952’de bir kaç ilde İmam Hatip Okulları açılmıştı.  Ben de İstanbul’a İmam Hatip Okumaya gittim derken yaşanmışlık üzerinden süreci anlatır. Diğer hocalarımızda benzer yöntemi uyguladıklarından, bir önceki nesilden daha avantajlı oldukları gözlemlenmektedir. Bu anlamda yasaklı dönemin öğreticilerin legalleşmeyle birlikte öğrencilerini okullara ve diploma almaya sevk ve teşvik etmeleri bu cenahın siyasal yapıyla sorunu olmadığını, bilakis yasağın toplumsal hafıza ve kodlara yabancı olduğunu göstermektedir diyebiliriz

Bu Şartlar Altında Hocalarımız  Kur’an-ı Kerim’i Nasıl Öğrenirler.

Kur’an öğrenmenin yasak olduğu yıllarda, öğrenme mücadelesi veren hocalarımızın hayatına baktığımızda ailelerinin bu konuda neredeyse insan üstü diyebileceğimiz çabası, gayreti, fedakarlığı öne çıkar. Tayyar Altıkulaç dönemin ailelerini, kendileri bin bir fakr u zaruret içinde yaşadıkları halde çocukları ve din-i Mübin için bu fedakarlığı yapmışlardır şeklinde değerlendirirken, “şimdi bakıyorum da o fakr u zaruret içinde bu yapılanları anlamak mümkün değil…” diyerek anı-an ilişkisinde konjüktürün etkisini aşikar eder.

İncelediğimiz hatırat sahipleri arasında Kur’an öğretiminde en çok sıkıntıyı Ahmet Muhtar Büyükçınar yaşamıştır. Baba hem okuma yazma bilmez hem de çok sert, şiddeti meslek edinmiş vaziyettedir. Kur’an okumayı bilen annesi ise bebek yaşta vefat ettiğinden oğlu Büyükçınar’ın dini tahsil yapması, Kur’an öğrenmesi nenesine vasiyet edilir. Büyükçınar’da yakaladığımız bir diğer farklılık ise, Kur’an öğrenme mücadelesinde dönem, aile-Kur’an ilişkisi kadar, öğretici Kur’an ilişkisini de açığa çıkartmasıdır. İlk iki hocanın aşırı, çocuğun kaldıramayacağı cezalar veren öğreticiler olduğunu bizzat yaşayarak öğrenen Büyükçınar ancak üçüncü bir hoca denemesinde makul bir Kur’an öğreticisi bulur ve eğitimini tamamlar. Biraz büyüyüncede ülkede bu alanda yapılan baskılardan kurtulmak ve ilim öğrenmek için yurtdışına Şam’a, gider.

Aynı dönemde doğan Ali Ulvi Kurucu daha şanslıdır. Ulema bir ailede doğduğundan hem dedesi hem babası öğreticidir. Nitekim ilkokulu bırakarak babasından hıfzını tamamlar, daha da ilerletmek için Konya’da açılan tek Kur’an Kursu’na da gider. Bununla birlikte ülkede estirilen yasak zihniyet ve baskı havasına daha fazla dayanamayan babası, dedenin vefatıyla Arabistan’a göç edip, yerleşir. Ali Ulvi Kurucu da  eğitimini orada devam ettirir. Bu iki fotoğrafta Ali Ulvi Kurucu ve Ahmet Muhtar Büyükçınar’ın ülke içinde dini eğitim olmadığı veya yetersiz olduğu için yurtdışına çıktıkları görülmektedir. Kurucu  Arabistan’da kalırken, Büyükçınar Şam’da eğitimini tamamladıktan sonra ülkeye dönerek burada hizmet etmeyi tercih eder. Bu anlamda ülkede yapılamayan dini ilimlerin tahsili için dönemin insanları ülke sınırlarını aşarak, bir çok sıkıntıları göğüslemişler ve ciddi fedakarlıklar yapmışlardır.

Ali Özek ise, ilkokulu bitirdikten sonra Antalya’ya bağlı Kayabaşı köyünde ikamet eden kışları ise Antalya’nın Olukağızı köyüne göçen Ömer Ali Hafız’dan Kur’an dersleri alarak 1943-45 yıllarında hafız olur. Bu durum Kur’an öğretiminin yasak olması yanında, çocuk yaşta, evden uzak bir çok sıkıntı ve zorluklara göğüs gererek yapıldığını örneklemektedir. Çünkü Hafız olmak için Antalya’ya gitmeye  karar verilince köyden 5 öğrenci yola çıktık. O günlerde otobüs kamyon olmadığından herkes yürürdü. Doğanlar köyünden Antalya’ya 4 günde gidiliyordu. Yükleri, yatak, yorgan ve  bazı yiyecekleri eşeklere sararak yola koyulduk. Arkadaşımızın ninesini de bize bakması için yanımıza kattılar. Mevsim güz, hava yağmurlu, 4 gün 4 gece yolculuktan sonra Antalya’nın merkezine 6 -7 km mesafede bulunan Olukağzı Köyüne geldik. Orada Ömer Ali Hafız’ın içinde evinin de olduğu 10 dönüm kadar arazisi vardı. Bizde köyden birlikte geldiğimiz kişilerle arazinin bir köşesine, bir oda bir tuvaletten oluşan üstü sazlarla örtülü bir ev yaptık ve orada okumaya başladık. Yazlı kışlı çalışarak 2 senede hafız olduk. (1941-1944) Hafızlığımı yaptığım bu yıllarda tek parti rejimi vardı ve önceleri dini tedrisat yasaktı, gizli yapılıyordu diyerek bir köyün Kur’an öğrenmek için verdiği mücadele ve fedakârlığı açığa çıkarmaktadır. Bunun yanında anı-an ilişkisinde günümüz jenerasyonunun bu yaşanmışlığa ne kadar uzak olduğu da bir gerçektir. Bu mesafe değişen şartların sadece fiziki anlamda değil zihin ve algı dünyamızı da etkilediği ve belirlediğini göstermektedir.

Hayreddin Karaman ise Kur’an ile ilk ünsiyetini ‘… ablalarım Kur’an ve din bilgisi için kadın hocaya giderlerdi. Annem evde yaramazlık yapmayayım diye beni de yanlarına katardı. Orada birkaç kısa sure ezberledim. Bir de elifbayı ezberledim diyerek anlatır. Ama bu öğrenme değil tanışmadır. Esas öğrenme,  aradan yıllar geçtikten sonra ergenlik çağında bir gün evde ebem Zahide hanım kısık sesle Kur’an okuduğunu duyunca ben de okuyacağım dedim ve başladım ve akabinde şehrin hocalarında okumaya devam ettim diye dönemin koşulları üzerinden kendi öğrenme hikayesini anlatır.

İsmail Karaçam’a ait yaşanmışlık da benzerdir. Köyümüzde okuma imkanımız olmayınca ailelerimiz Burdur’a göndermeye karar verdi. Orada bir tanıdığın üç odalı evinin bir odasını kiraladık. Daha 11 yaşında üç çocuk Burdur’da  Kur’an öğrenmeye başladık. Önce hocalarımızla tanıştırdılar. Hocalarımızdan Ömer Hafız/Gündüzalp, Osmanlı döneminden kalma eğitimiyle köyümüzün hem hocası hem muallimi idi ama Cumhuriyetle her iki görevine de son verildi. Bir müddet sonra fahri Kur’an Kerim öğreticisi olmasına izin verildi. O yıllarda Burdur’da  ibadet için vakfedilen bazı  mescitler para karşılığı satılmıştı. Bakırcılar, Aşağıdeli Baba, Kazancılar Mescidi gibi. Biz Çeşmedamı Mescidinde okuyorduk. Bu da Camcı Yakup Efendiye satılmıştı. Fakat sahibi anlayışlı olduğundan Kur’an dersi yapmamıza izin veriyordu. Mescidin bir kısmında bina sahibinin cam sandıkları durur bir kısmında da biz okurduk” diyen Karaçam hem ibadet mekanlarının döneme ait uygulama biçimini hem de kendi öğrenme mücadelelerini, yaşadıkları yoksunlukları karşımıza çıkartmaktadır.

Tayyar Altıkulaç incelediğimiz hatırat sahiplerinin en gencidir. Ne var ki onun hayatı da diğerlerinden çok farklı değildir. Hıfzına dedesinde başlar vefat edince ninesinde devam eder sonra da başka bir köyde oturan dedenin ağabeyine giderek hıfzını tamamlar. Babası da hafızdır ama iş güçten ona öğretecek vakit bulamaz.  O yılları; “70 yaşının üstünde Çarşı Cami İmam Hatibi ve babam istisna edilecek olursa hiçbir hafızın bulunmadığı ilçede ben 9 yaşında hafız olmuştum” şeklinde tavsif eder. 1948’de Devrekani’de Kur’an Kursu açılınca babası oraya öğretici olarak tayin edilir. Böylece aile ilçeye taşınır. İlçe de büyük bir teveccühle taltif edilen Altıkulaç artık küçük hafız diye çağrılır. O da bu isme uygun olarak Çarşı Cami’nde namazlardan sonra sık sık aşr-ı şerif tilavet eder, Ramazan mukabelesini de okur. Vakit ezanlarını da ben okurdum o zaman hala Türkçe idi diyen Altıkulaç dini davranma biçimlerine getirilen yasak ve baskının devam ettiğini gösterir.

Kur’an ve  Öğrenme biçimlerinde Osmanlı Dönemi

Osmanlı idaresinin hakim olduğu 1895’de İstanbul doğumlu olan Mahir İz’in eğitim hayatı babası Kadı olduğundan ülkenin çeşitli vilayetlerinde geçer.  Okulla ilgili hatıralarında on yaşından önce Balıkesir İdadisinin ilk bölümünde okuduğunu ve Mektepteki hocalarından Kuran-ı Kerim muallimi Arif Efendi’den maadası hafızamdan silinmiş olduğunu öğreniyoruz. Mahir İz dönemin ailelerinde sıklıkla görülen evlerinde ikamet eden muallimden de yararlanmıştır. Babamın yanında götürdüğü ders şeriki Saraybosnalı Hacı Mahmud Neci Efendi Balıkesir’de bulunduğumuz sırada bana Tuhfe-i Vehbi’yi ezberletmişti’ diyen Mahir İz, Osmanlı eğitim sisteminin sadece kurum bazlı olmadığına işaret eder. Bu hocasını  sebe-i feyzim oldu. Her şeyi ondan öğrendim diye taltif ederken,  hoca – öğrenci ilişkisinin nasıllığı yanında, yerleşik toplumsal ve kurumsal yapının imkânlarını da gösterir.  

Medine’de bulundukları sırada da Mahmut Neci Efendi’nin eğitimi devam eder. Mahir İz; Gündüzleri mektebe gider ikindiden evvel eve döner.  Yemeği yer ve hocam Mahmut Neci Efendi ile birlikte meydandaki kahvelere giderdik. O nargilesini içer ben yeşil çayı. Kitabı çıkarttırır ve mütalaaya başlardı. Ben ise akşamdan hazırlayıp kağıda yazdığım meseleleri çıkartır hocam o nedir diyene kadar beklerdim. Akşam ezanına kadar bir buçuk saat mütalaa yaptıktan sonra Harem-i Şerif’e gider akşam namazını kılar sonra da eve gelirdim. Akşamla yatsı arasında küçük bir dinlenmeden sonra mektep derslerini yapar yatsı yaklaşınca yine Harem-i Şerif’e giderdim. Namazdan sonra da Arapça dersimiz başlardı.  Gece yatağa girince başucuma bir kağıt kalem alır uykum gelinceye kadar hatırıma gelen şeyleri yazardım. Bir keresinde uykum kaçtı tam 14 mesele yazdım ve ertesi gün sadece bu meseleleri mütalaa ettik akşama kadar” diyerek ders çalışma yöntemi kadar vakit, mekan, hoca –öğrenci ilişkisine de ışık tutar. Dinlenmenin öğrenmeden bağımsız olmadığı, bilakis mekan, yöntem ve konu değişikliği ile öğrenmenin zamanda sürekliliğini örneklendirir. Bu anlamda Mahir İz hem yerleşik düzen ve konforu hem de öğrenme, vakit ilişkisini örneklendirerek gelecek kuşaklara önemli mesajlar sunmaktadır diyebiliriz.

Sonuç olarak Kur’an eğitiminde bir dönem aile, çocuk ve toplum olarak ciddi sıkıntılar yaşanmıştır. Ne var ki bu eğitimin gerekliliği ve insan için vazgeçilmezliği her türlü fedakarlıklarla zorlukların aşılmasını sağlamış, ileri yıllarda da meşru zeminde eğitime dönüşmüştür. Bu anlamda toplumsal alanda Kur’an eğitimi için verilen mücadele bir halk hareketidir. Sabır ve ısrarla sonunda legalleşerek başarı sağlanmıştır. Bugün ise süreci daha ileriye götürmek öğrenmeden anlamaya doğru gidilmesi gerekmektedir. İlahiyatçı kadın ve erkek hocalarımızın yaşadığımız dönemde din, toplum, insan ilişkisine dair metinleri bize bu anlamda katkı sağlarken, ilk dönemin fedakârlığına olan vefa borcumuz bir nebzede olsa ödenmiş olacaktır diyebiliriz.

Nevin Meriç 12.5.2017

* Din ve Hayat Dergisi Kur'an Sayısı 2017

Kaynaklar

Mahir İz Hoca : belgesel. / Mustafa Özdamar. -- İstanbul : Marifet Yayınları, 1994.

Ahmed Muhtar Büyükçınar , Hayatım ibret aynası : gençliğim. /, 1920-2013, hazırlayan M. Ertuğrul Düzdağ. -- İstanbul : Marifet Yayınları, 1996.

Üstad Ali Ulvi Kurucu : hatıralar, hazırlayan: Ertuğrul Düzdağ. -- İstanbul : Kaynak Yayınları, 2007.

Medreseden üniversiteye Ali Özek. /, Ramazan Yıldırım. -- İstanbul : Düşün Yayıncılık, 2012.

Hayreddin Karaman. Bir varmış bir yokmuş : hayatım ve hatıralar, İz Yayıncılık, İstanbul -2008

İsmail Karaçam, Kur'an Kursundan İlahiyat'a Din Hizmetinde Bir Ömür, Çamlıca Yay İstanbul 2015

Tayyar Altıkulaç., Zorlukları aşarken,  İstanbul : Ufuk Yayınları, 2011. C, I



[1] Devlet bacak başına hayvan vergisi, tahıldan öşür diye vergi alırdı. Bu vergiler fakir köylüye çok ağır gelirdi. Ekinlerini hayvanlarını köye gelecek tahsildardan saklarlar, adeta kendi mallarının hırsızı durumuna düşerlerdi. Mehmet Ali Sarı, Beyoğlu’nda Bir Hafız, ed. Zeynep Bektaş, Timaş Yayınları, İstanbul, 2016, s, 46

[2] Osmanlıca ve Arapça yazılması, okunması, öğrenilip, öğretilmesi yasaklanır. Bu cümleyle Arapça Kur’an-ı Kerim okumak ve öğretmek ceza gerektiren bir suç haline getirilmişti. Önce Kuran'ı yasakladılar sonra mevlit okuttular, http://www.dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=279855

[3] Hilmi kitapevi’nin latin hurufuyla Kur’an-ı Kerim basmak için Diyanet Reisliğine başvurusu olmuşsa da bu konuda izin çıkmamış ve fakat Hilmi Efendi yine de basmıştır. Latin Harfli Kuran, Heyet:, HİLMİ KİTAPHANESİ; İstanbul  1932

10.8.2017 tarihinde yazıldı..
Nevin MERİÇ

İsminiz
Puanınız
Yorumunuz
Kalan karatkter sayısı : 500
Yorumumu Gönder


Anasayfa | Ziyaretçi Yorumları | Galeri | İletişim         

  

NEVİN MERİÇ® 2011  RESMİ WEB SİTESİ |www.nevinmeric.com
Yayınlanan yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması  5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre (YASAKTIR) suçtur.