GOETHE İLE KONUŞMALAR II
4
Yorum
2119

kez okundu..

 

 

GOETHE İLE KONUŞMALAR II
J. PETER ECKERMANN/HECE YAYINLARI 2004
  İnsan zamanın çocuğudur cümlesini bir yerlerden okuduğumu sanıyorum ama kime ait olduğunu hatırlayamadım şimdi. Bu söze yüzde yüz katılmak mümkün olmamakla birlikte insan hayatının konjüktürel işleyişle de alakalı olduğu bir gerçek. Hatırat , otobiyoğrafi veya diğer anlatı metinleri döneme ait zihinsel, sosyal, kültürel mekanizmaları aşikar ettikleri de bir gerçek. Metin yol-yolcu ilişkisi mevcut durum ve zihinsel devinim içindeki insanı karşımıza çıkarmakta. Zamandan bağımsız zihnin mevcut durumla çerçeveli hali insan –metin ilişkisinde var olmakta. Bir anlamda insan yazı ile zamanı aşarken metnin içeriği ile de an ile mukayyad olmakta. Bir başka ifadeyle metin an/ı yaşayan ve fakat geleceği hedefleyen insan benini açığa çıkarmaktadır.
            Eckermann seksen yaşındaki Goethe’nin yanında hemen hemen her gün sohbet edip yazılarını toplayan asistanıdır. Goethe’den 43 yaş küçük. Günlüklerde 1828 -1832 yılına ait Goethe - Eckermann sohbetlerini bulmaktayız. Goethe’yle konuştuklarını zihninde tutan Eckermann daha sonra bunları kayda geçirmiştir. 1836 – 1848 yazıya geçirebilmiş. Bir çok günlükte Goethe’nin söylediği önemli sözleri ‘bunu zihnime yazdım’ şeklinde kullanılmaktadır. Dolayısıyla Eckermann’ın yazdığı ve teması Goethe olan günlüğü de denilebilir. Kitabın çok az yerinde o da Eckermann’ın İtalya’ya yaptığı seyahatte kendini ve yaşadığı mevcut durumu görmekteyiz. Bu bölümün varlığı metnin Eckermann’a ait olduğunu teyit ediyor.
            Metin bizi nasıl bir Goethe ile tanıştırıyor diye sorarsak, yaşanılan takvime dönmemiz gerekiyor. 1800 yılların ilk çeyreğinde Almanya’da küçük bir gündelik yaşamın içinde sıkışan ve bundan hoşnut olmayan bir Goethe karşımıza çıkıyor sanki. Almanya'nın yazar için ifade ettiği anlamın hilafına gibi gelecek satırlar, belki de anlık duygu durumlarından  yaşadığı ülke bazı açılardan Goethe’ye istediği zihinsel, kültürel ve sosyal yaşam kalitesi ve özgürlüğünü vermiyor intibası yakalanabilir.  İtalya daha çok da Roma hayranı. Roma bende ‘büyüklük/ihtişam’ hissi uyandırdı derken Roma’nın tarihi ve kültürel geçmişine olan hayranlığını ifade ediyor. Bu ifadeler Goethe'nin yaşadığı sıkılmışlığı açığa çıkartırken bu kadar sığ bir ülkeden Goethe'nin nasıl çıktığı sorusu havada kalmaktadır.  Bir başka açıdan ise bu kadar  yetersizliğine rağmen dünya çapında sanatçı çıkartmış Almaya Goethe'nin öykündüğü İngiltere gibi olsa ne olurdu sorusu da akla gelmektedir. Dolayısıyla mevcut durumu kendimizi de içine koyarak değerlendirmenin daha sağlıklı sonuçlara yol açacağını düşünüyorum. Tabi bütün bunlar Goethe'nin değerlendirmelerinin yanlış olduğu anlamına gelmez bilakis kendi ve Almaya arasına koyduğu mesafe ve dönemsel olarak diğer ülkelerde yaşanan farklılıkları açığa çıkartmıştır diyebiliriz.
            Dönemin sanat açısından öne çıkan jargonu tiyatro da Roma’da bir başka sergileniyor. Bunu Eckermann’ın İtalya seyehatinden de öğreniyoruz. Almanlar sahneye gece havasını vermek için karartma uygularken sanatçıların kaçırılan rol ve mimikleri, Roma’da arka plan karartılarak yapılıyor. Böylece sanatçının rolü görülebiliyor. Almanya henüz o aşamaya gelmemiş anlaşılan. Fakat seyirci yeterince eğitilememiş ki, gürültü düzeyinde gerekli gereksiz alkışları oluyor. Oyunun izlenmesini engelleyen bu durum halka ve üst sınıfa özgü metinler yazarak çözümlenmeye çalışılıyor. Nitekim Goethe eserlerini kimin için yazıyor sorusunu; ‘kitleler için değil, bilakis benzer şeyler isteyen arayan ve benzer alanlara hakim olanlar için yazdım; dünyanın ve insanlığın derinliğine inmek ve onun izinde yürümek isteyen gözlemci kişilere hitap ettim’ der. Seyirciyi o kadar dışarıda tutar ki; onlarla ilgili hiçbir şey duymak istemiyorum. Önemli olan eserin yazılmasıdır. Ondan sonra dünya istediği tavrı takınsın ve onu becerebildiği kadar kullansın’ der. Bu anlamda Goethe rayting kaygısının baskılamadığı özgür ve özgün sanatçı kimliğini açığa çıkartırken, toplumsal alanda ki karşılıklılık ilişkisinde zaman- sanatçı mesafesini de göstermektedir. Sanatçının zamanın farklı versiyonlarında ki duruşu ve algısı eserlerine yansırken toplumsal kabul genelde geciken bir tavır alış olarak karşımıza çıkmaktadır.
Goethe sanatçının besleneceği geri çekilerek arşivini oluşturacağı ve oradan yeni açılımlar sağlayacağı tarih konusunda da Almanya’yı yetersiz buluyor. İngiliz tarihinin nasıl bir tarih olduğu ortadadır ve böyle bir miras gayretli bir şairin eline geçtiği takdirde bununla neler yapabileceği aşikardır. Ancak beş ciltte ele alınan Alman tarihi çok kısırdır’ derken sıkışmış ve bunalmış bir ben duygulanımını da açığa çıkartıyor.
Goethe’nin insan – şiir – zaman ilişkisine getirdiği yorum da dikkat çekici. Şiir’i ilahi ve mucizevi kontekse yerleştirirken yaşadığı inançsızlık çağı şiirden uzaklaşmaya neden olur. ‘Galiba insan günümüzde mucizenin gerçek olduğuna inanmayı ve yüceltmeyi istemiyor, isteyenler ise belli bir eğitimden geçtikten sonra bu düşüncelerinden vazgeçiyorlar. Bu yüzden bulunduğumuz yüzyıl nesirlerin yüzyılı olacak ve doğaüstü unsurlara daha az inanılacağı, daha az temas edileceği için şiir daha da azalacak’ diyor. Nitekim konjüktürel gelişmeler ışığında yeni yazımların – günlük, mektup, hatıra, otobiyografi- toplumsal alanda gittikçe revaç bulması Goethe’nin tespitinin doğruluğunu gösteriyor.
Klasik romantik yorumları da ilginç. Ona göre klasik sağlık, romantik hastalıktır. Bir çok yeni eser zayıf, bitkin ve hastalıklı oldukları için romantiktir. Eskiler ise güçlü, canlı ve mutlu eden eserler oldukları için klasiktir. Artık Fransızlar da bunu anladıklarından ‘her iki akımda da absürd eserler ortaya çıkabilir o zaman her ikisi de birbirinden daha iyi değildir demektedirler. Bu cümle Goethe’ye göre insanı bir müddet teskin eden akıl dolu güzel bir sözdür.
Goethe’nin Türklerden hoşlandığı söylenemez. Bilakis Rus savaşlarında gerileyen Osmanlının durumu onu sevindiriyor o kadar ki Rusların İstanbul’a girememelerini ‘itidalli davranarak büyüklük yapmışlar tıpkı Roma’ya girmeyen Napolyon gibi’ diyor. Sadece bir yer de; ‘yüce varlık hakkında nasıl bir yorum yaparsınız’ denildiğinde ‘ bir Türk gibi O’nun yüz ismini saysam bile bu kadar sınırsız özelliklere sahip varlığı yeterince ifade etmiş olamam’ cümlesi aynı zamanda Türklerin olumlandığı cümle anlamına da gelmektedir.
Goethe’ye göre kadınlar; ‘içine altın elmalar koyduğumuz, gümüş kaselerdir. Tasvir ettiği kadın karakterleri çok beğenilmesini ise gerçek hayatta karşılaşılabilecek kadınlardan daha iyi olmalarına bağlar. Dolayısıyla beğenilecek kadın hayatta değil metinler de , bir başka ifadeyle zihinde olandır. Bu ise kadının muhatap değil ken/di olmasını normalleştiren bir durumdur. O kadar ki koskoca Schiller bile diğer insanlar gibi kadınların etkisi altında kalıp hata yapar oysa güzel mizacından böyle durumlar sadır olamaz. Buna rağmen yaşanılan dönemde özellikle sanat eserlerinde giderek erkeklik ruhunun çekildiğini görür. Eski yüzyıllarda kendini gösteren o ısrarlı güce/erkek rastlanılmamakta ve zayıf bir cinsiyet varlığını sürdürmektedir. Bunun yaratılıştan mı kötü eğitimden mi olduğu ise zihinleri meşgul etmektedir demesi ise güçlü mizaca sahip erkek algısının hilafına bir cümledir. Goethe’nin burada kafa karışıklığı yaşadığını söylemek mümkün görünmemekte belki de ‘eğitimi’ suçlamamak için meseleyi ucu açık bırakıyor diyebiliriz.
Anlatının en ilginç hikayesi dönemin yazar – yayımcı ilişkisini açığa çıkartan bölüm gibi gözüküyor. Goethe yeni bir eser yazar ve tahminen üç cilt olacağını düşünür. Ama baskıya girince eser iki cilt olur ve hatta ikinci cilt birkaç forma eksik kalır. Yayıncı Goethe’den bunu tamamlamasını ister ama bitmiş bir romana nasıl ikinci bir son yazılacaktır. Çok sıkıntılı bir dönem geçiren Goethe Eckermann’a bir tomar yazlı metin vererek içinde iki formalık yazı çıkarmasını söyler. Eckerman bu görevi başarıyla yerine getirir. Eser piyasaya çıktığında romanın akışı sadece uzman kişilerin sanatçı, edebiyatçı ve tabiat araştırmacılarının anlayabileceği karmaşık sözlerle bölünmüş vaziyettedir. Şiirlerin neden romana konduğu ise hiç anlaşılamamıştır. Goethe’ye bunun nedeni sorulduğunda güler ve ‘oldu bir kere, yapılacak tek şey sizin edebi mirasımı yayımlarken, münferit konuları ait oldukları kısımlara yerleştirmenizdir. Böylece eserlerim tekrar tekrar basılmak istendiğinde her şey ait olduğu bölümlerde yerini alarak hazır olmuş olur ve bu roman da şiirler olmadan iki cilt halinde basılır’ der.
Kitabın bir çok yerinde yaratıcıdan, üstün varlıktan, doğaüstü gücün varlığından bahsedilir. Dönemin inançsızlık halinin dışında tutar kendini. ‘İnsan basamakları tırmandıkça doğaüstü güçlere sahip olan varlığın daha fazla etkisi altına giriyor ve basamakları tırmanan bu insan, iradesinin yanlış yollara girmemesine hep dikkat etmelidir’ derken bir anlamda ‘Allah’tan en çok alimler sakınır’ ayetinin anlamına yaklaştığını düşündürtmektedir. Nitekim ‘insanın ulaşabileceği en yüksek nokta hayret edebilmesidir. Şayet ana unsur insanı hayrete düşürebiliyorsa bununla da memnun olmalıdır’ cümlesi de ‘hayret içinde idim evvelce/ hayrette karar kıldım ahir’ diyen Hayret Efendi ile yakınlaştığını göstermektedir. Bu tesbitlerimde Goethe'yi islama yaklaştırmak diye bir çabam anlaşılmamalı. Sadece hakikatle ilişkisini doğru kurabilen insanları ortak bir zeminde görebilir miyiz diye düşündüm. Peki bu açıklamaları neden yapmak gereği duydum ... kim bilir...
Kitabın tercümesi ne yazık ki istenilen düzeyde değil. Hece yayınları Erdinç Yücel imzalı. Birinci cildi başka bir mütercimden okumak istiyorum. Neden önce ikinici sonra birinci cilt diye soran olursa; kitabı bulduğum yerde birinci cildi yoktu ve ben zaten tersten okumaya başlarım. Demek ki adet, zuhurat üzerinden devam ediyor. Kitap daha bir çok önemli görüş ve tespitlerle dolu. Ve konjüktür, büyük hikaye, ben ilişkisi metinlerin satır aralarında kendini açığa çıkarmakta. İnsan ve hayat ilginç anlatılarla hem önemli hem de mucizevi bir şekilde yoluna devam ediyor yani.  24.7.2011 Nevin Meriç
24.7.2011 tarihinde yazıldı..
Nevin MERİÇ

İsminiz
Puanınız
Yorumunuz
Kalan karatkter sayısı : 500
Yorumumu Gönder
 
selam teşekkürler hocam. kitabın bir çok yerinde buna benzer cümlelere rastladım ama yazarın anlık duygu durumları da olabilir. nihayetinde ben goethe çalışan birisi değilim. alakalnız için teşekkürler vaktiniz olursa diğer eleştiri ve görüşlerinizi de beklerim selam ve dua ile..
nevder
Sevgili hocam eviyeli bir eleştiri olmuş,Kitaba,dahası yazarına,asistanına ve onları yoğuran zaman dilimine göndermelerde bulunmanız da önemli diye düşünüyorum.Yalnız üçüncü paragrafın şu " Almanya’da küçük bir gündelik yaşamın içinde sıkışan ve bundan hoşnut olmayan bir Goethe karşımıza çıkıyor..."cümlesini düzeltmeniz gerek.Bir iki kez okursanız umarım ana hak verirsiniz. Genelde eleştiri olumayı ve eleştiri yapmayı seven biri olarak bu metni de oldukça sevdim."Müsademe-i Efkardan barika-ı ha
Davut Özgül
teşekkürler efendim. bilmukabele...
nevder
Allah bereket versin vaktine ve çalışmalarına!
Şadiye Çimen


Anasayfa | Ziyaretçi Yorumları | Galeri | İletişim         

  

NEVİN MERİÇ® 2011  RESMİ WEB SİTESİ |www.nevinmeric.com
Yayınlanan yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması  5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre (YASAKTIR) suçtur.