ERİŞTİ NEVBAHAR EYYAMI AÇILDI GÜL-İ GÜLŞEN …
0
Yorum
2296

kez okundu..

 

 
ERİŞTİ NEVBAHAR EYYAMI AÇILDI GÜL-İ GÜLŞEN …
 
         Güzel bir Cuma günü. Güzelliği güneşin yavaş yavaş da olsa yüzünü göstermesinden sanki. Bu sene çok zor bir kış geçirdik, sırada bahar yağmurları var derken güneşe yine hasretiz. Gerçi küresel ısınma en sıcak yazı geçireceğimizi öngörüyormuş. Temmuz – Ağustos’a sıkıştırılmış yaz yerine ilk ve sonbahara yayılan mutedil bir sıcaklık arzulanan. Ama günümüz insanı gibi mevsimi de şiddetli. Dolayısıyla yaz da kış da kısa ve fakat şiddetli geçiyor… Süreçte kısa aralıklı da olsa güneşi görmek insanı mutlu ediyor. İşte gün böyle başladı. Kutlu doğum telaşı herkesin zaruretini artırdığı için kurum bize kaldı. Bu stres bile güneşin hareketiyle dağıldı ve aklıma ‘erişti nevbahar eyyamı, açıldı gül-i Gülşen…’ şarkısı düştü. Hemen arama motorlarının yardımıyla şarkıyı arkadaşlarla paylaştım. Hümeyra’nın Emirgan – lale resimleriyle birlikte güzel bir kompozisyon oldu. Halide’yle gerçekleştirdiğimiz Emirgan hatırası zihinde dolaştı. Böyle işte insan anı yaşıyor ve ufak bir imgeyle sürekli hatırlıyor. Acı da sevinç te böyle …
Hatıralar ve telefonlarla günü yarı ettik. Sırada Cuma namazı var. Güne uygun olarak namaz mekanını değiştirip Sultanahmet’e yöneliyorum. Vakitte epey yaklaştı; çevreden kopmuş hızla yol alırken bir ses ‘Nevin abla’ diyor. Neyse yakınımdaymış: ailece tanıştığımız ve tabi görüştüğümüz çok eski bir dostun kızı, eski günleri yad etmek için arkadaşlarıyla buluşacaklarmış. ‘Yıllardır buralara gelmiyordum; kendimi zaman tünelinde gibi hissediyorum’ dedi. Evet bu sokaklar insanı her an ‘ zaman tüneline’ dahil eder. Vakit yakın, yol uzun olduğundan konuşmayı kısa kesiyor ve devam ediyorum. Tam Firuzağa camine doğru ilerlerken Nevin Hanım nidasıyla karşılaşıyorum. Dergiden Mehmet Bey Sultanahmet camine gidiyormuş. Bugün Ayasofya’da hat sergisinin açılışı var. Başkan da burada diyor. Gerçi ilanını tramvaydan görmüştüm ama gidemem nasıl olsa diye ilgilenmemiştim. Şimdi bu kadar yakın olunca durum değişti … Allah Allah günün sürprizleri artarak devam ediyor anlaşılan. Namazdan sonra bende açılışa gelirim diyorum. Bu arada meydanın sağ tarafına çadırlar kurulmuş. Bunlar da ne ola ki diye düşünürken, Türki cumhuriyetlerin külahlarına benzeyen tepelikli çadırlar onların şenliklerini haber veriyor. Anlaşılan birden bire Sultanahmet’in enternasyonal halinin içine düşmüş oldum.
Ezan okunuyor adımları daha da hızlandırıp merdivenleri çıkıyorum ama bu tarafın kapısını kadınlara kapatmışlar. Yönlendirmede yok iç avlu kapısına yöneliyorum polis burayı da tutmuş, içeriye bırakmıyor. Arkamda turist hanımlar var ama benim hızımı anlama ve peşime takılma becerisi gösteremiyorlar, ne de olsa yabancı bir ülkede bulunuyorlar. Polis telefonla içeriyle konuşuyor bende caminin dolu olmadığını sadece kapının değiştiğini anlatmaya çalışıyor ve hızla avluya giriyorum. Avluda cemaate hazırlanmış. Önden geçişleri önlemek içinde kilimleri o şekilde sermişler dolayısıyla bütün avluyu arkadan dolaşarak nihayet diğer kapıya geliyorum. Bu kapı kadınlara ait ama erkeklerin her yerde geçiş üstünlüğü var. Camiye girmek için bu kadar mücadele ettikten sonra bu kapıdan erkeklerin girdiğini görmek canımı sıkıyor ‘ erkeklerde buradan girmesin’ diye söyleniyorum ama kime… şaşkın bakışların beni anlamasını bekleyemem tabi…
Ve artık içerideyim. Cami tıklım tıklım dolu. Kadınlar yeri de yerli yabancı cemaatle dolu. Bütün üst kat kadınlara ayrılmış. Endonazyalı turistler grup grup geliyorlar. Neyse ben kapıya yakın bir yer bulabildim. Cezerikasımpaşa caminin içine kapanık halinde kendinizle baş başa kalmak da güzel, Sultanahmet’in dışa dönük hali de. Mekan insanı ne kadar etkiliyor ve belirliyor. Doktor hanım Süleymaniye’nin çok kalabalık olduğunu söyledi … Bu kutlu doğum bereketi olsa gerek diye düşünüyorum. Çünkü bir hafta önce bu cemaat yoktu. Fatımilerden sonra islam ülkelerine ikinci bir kutlama biçimini hediye etmiş oluyoruz sanki … süreç içinde belli bir tarz da geliştirmeliyiz. Çünkü neredeyse ‘doğum günü pastası’ kesecek uygulamaları da görebiliriz. Oysa bu toprakların doğum günü kutlamalarıyla karşılaşma takviminin topu topu yüz yıllık mazisi var. Zamanın ne kadar çabuk geçtiğini buradan da görebiliriz.
Epeydir buraya gelmediğim için özlemişim daha dikkatli bakıyorum mekana, duvarlara, tavana, camlarına. Bir mozaik parçası duvardan alınmış. Hangi fare bunu yapmış olabilir. Allah merhamet vermediyse insan her şeyi yapabilir. Vaazın sonuna yetiştim. Hoca başkanın burada olduğunu ve namazdan sonra hat sergisini açacağını söyledi. Artık namaza geçebiliriz. Tekbirden sonra sünnete başlıyorum. Her zaman olduğu gibi yanımdaki turistler şaşkın. Onlar önce farz kılınacak sanıyorlar. Sünneti bitirince onlara dönüp sünnet kılınacak diyorum. Hemen namaza başlıyorlar. Sırada hutbe var. Diyanet İşleri Başkanı Prof Dr. Mehmet Görmez hocamız hutbeyi veriyor. Tam kararında ve kıvamında bir hutbe. Kutlu doğumun temasına uygun olarak kardeşlik temelli … temayı tarihsel akışla birlikte düşündüğümde ise kan gövdeyi götürüyor. Çok erken birbiriyle savaşmaya başlamış bu toprakların Müslüman kardeşleri. Günümüzde ise benzer durumların bir cüzü devam ediyor. Türkler açısından bakıldığında ise en büyük savaşlar yine kendi aralarında olmuş. Kardeşliği iktidar ilişkisiyle birlikte düşündüğünüzde ise her şey un ufak oluyor… Nuriosmaniye haziresinde çocuk oyuncağı ebatında şehzade kabirleri zihnin bir yerine ilişiveriyor… Dolayısıyla ayette de geçen kardeşlik çok önemli …
Namaz bitti ve kalabalığa kalmadan camiden çıkmanın yolunu buluyorum. İstikamet Ayasofya, başkanın bu kalabalıktan çıkıp gelmesi ise çok kolay olmayacak. Ayasofya’nın kapısında isim vererek içeriye giriyoruz. Müzeyi seyredenlerle sergi için bekleyenler yan yana. Turistler bu durumu pek anlamıyorlar ama nihayet mekana uygun bir sergi açılmış oluyor. Basında şimdiden yerini almış. Bulunduğum yer basının arkasında kaldığından hemen yer değiştiriyor kürsüye yakın bir mahalle geliyorum. Uzun süredir İngiltere’de olan Betül’ü görüyorum o da sergiye gelmiş ve dergiden Ayşegül ufak bir grup oluşturuyoruz.
Bugün mesaiden sonra sanat atölyesinde ‘hilye’ konulu Uğur Derman’ın metnini sunacağım. O anlamda kendi gündemimle de çok oturdu. Zaten biraz da o yüzden bekliyorum çünkü açılışlarda bulunmak hiç tarzım değil. Resim almak istiyorum. Yetkiliye içeri girip resim alıp alamayacağımı soruyorum, tabi izin vermiyor. O zaman naçar bekleyeceğiz. Nihayet protokol geldi. Belediye Başkanı, TRT Müdürü, İstanbul Müftüsü, Müftü Yardımcıları, Kültür Bakanı, Diyanet İşleri Başkanı … ortalık hareketlendi basın, polis ve biz sürekli deklanşöre basıyoruz. Bir ara önümde uzun bir adam dikiliyor birkaç resim aldıktan sonra hep burada mı duracaksınız göremiyorum diyorum. Ben polisim diyor. Yani … ben göremiyorum koruma zaten var… neyse anlayışlı biriymiş ki diğer tarafa geçiyor da bu sıkıntı da bitiyor. Kısa konuşmalardan sonra bu kalabalıktan bir koridor açılarak protokolün sergiyi açması sağlanıyor. Aslında önce protokol sonra biz gezecekmişiz galiba ama kim dinler. Koridordan vatandaşta dalıyor ben de. Bir köşe de sergideki hilyelerden oluşan kalın bir katalog dağıtıyor. Hemen o tarafa yöneliyor ve katalogu alıyorum. İyi ki almışım sonra burası çok kalabalıklaşıyor ve kavga çıkıyor. Ve epey bir resim alıyorum. Artık çıkmak istiyorum ama kapıyı bulmak kolay olmuyor. Neyse artık dışarıdayım. Bir masa hazırlanmış. Gül şerbeti dağıtılıyor ama ondan da kusur kalayım diye almıyorum. Zaten onlar da protokole kalmayacak diye dağıtmayı bırakmaları gerektiğini konuşuyorlar. Gerçi istesem alabilirdim ama dedim ya bu kadar hediye bana yeter. Zaten günün seyrinden sarhoş gibiyim. Artık müftülükteyim.
Mesaiden sonra derse gitmek için Beyazıt – Vefa aksına yöneliyorum. Önce müftülüğe uğrayıp doktor hanımın ayırdığı katalogu almayım. Tam müftülükten çıkarken park görevlisi kendisiyle konuşan botanik hocasının sorusunun cevabını benden talep ediyor. Hoca çok sinirli ‘biz mevlid kandilini kutladık bu herc ü merc ne şimdi’ diye soruyormuş. Bende miladi ve hicri akışa dair uygulama olduğunu söylüyorum. Hoş ikna olması mümkün değil ama cevap bu … Nihayet ders mekanına geldiğimde birkaç arkadaş ve Nur hanım gelmiş. Ben daha önceden edindiğim için kataloğu ona hediye ediyorum. bir arkadaş daha istiyor bakalım ona bulacak mıyız … Derste bu sene başıma sardığım çoraba dair gelişmeden bahsediyorum. Çalıştığım resim yasağı konusu gittikçe gelişerek ve Gülçin’in batı literatürünü taramasıyla oluşacak diğer yönün de katılımıyla kitaba doğru seyrediyor diyorum. Herkes memnun oluyor… İşte başıyla sonuyla güzel bir gün böyle geçti … tekrar Nedime dönersek:
Erişti nevbahar eyyamı, açıldı gül-i gülşen /Çerağan vakti geldi, lalezarın didesi ruşen
Çemenler döndü ruy-i yare, reng-i lale vü gülden /Çerağan vakti geldi, lalezarın didesi ruşen
Açıldı, dilberin ruhsarı gibi leleler, güller /Yakıştı zülf-ü huban veş zemine saçlı sümbüller
Nevasaz olmada bin şevk ile aşufte bülbüller / Çerağan vakti geldi, lalezarın didesi Ruşen/ Nedim
Nevin Meriç 15.4.2012
 
15.4.2012 tarihinde yazıldı..
Nevin MERİÇ

İsminiz
Puanınız
Yorumunuz
Kalan karatkter sayısı : 500
Yorumumu Gönder


Anasayfa | Ziyaretçi Yorumları | Galeri | İletişim         

  

NEVİN MERİÇ® 2011  RESMİ WEB SİTESİ |www.nevinmeric.com
Yayınlanan yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması  5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre (YASAKTIR) suçtur.