DÜŞÜNCENİN COĞRAFYASI
0
Yorum
2552

kez okundu..

 

DÜŞÜNCENİN COĞRAFYASI
 
2010-2011
 
(2010’un son aylarından bugünlere sarkan uzun bir okuma sürecini, zaman zaman ona eşlik eden diğer kitaplardan arta kalan zaman ve enerjiyi idareyle kullanmaya çalışarak kaplayan bu kitaba, bu nedenle belirli bir okuma tarihi vermeyi istemedim.)
 
Ciddi bir bilimsel araştırma ürünü. Ama her bilimsel araştırmada olduğu gibi önce tezler var, sonra da bu tezleri kanıtlamak için yapılmış çalışmalar. Ki bu durum, bilimsel çalışmalar söz konusu olduğunda beni en çok kuşku içinde bırakan bir zaaftır. Bilim üretenlerin önyargılarını –hadi önyargı demeyelim- ön kabullerini temel kaziye olarak kabul ettiğinizde sonuç nasıl nesnel ve bilimsel olabiliyor, şaşılacak şey!
 
Bu itirazı bir kenara koyup kitabımızı tanımaya/tanıtmaya çalışalım. Çağdaş (çağımızda yaşayan, aynı çağı paylaştığımız anlamında) bir sosyal psikolog olan Richard E.Nisbett kitabın girişindeki küçük tanıtım yazısının her satırını dolduran birçok unvan ve başarının sahibi.
 
Kitabın alt başlığı aslında bütün içeriği özetliyor (bayılırım böyle alt başlıklara): “Doğulular ile Batılılar nasıl ne –neden- birbirinden farklı düşünürler?”
 
Yazar bu karşılaştırmayı yaparken antik Yunan ve Çin düşüncesini karşılaştırmakla işe başlıyor ve bu karşılaştırmayı bugüne kadar getirip bizlere, doğu ile batının düşünme ve algılama kalıplarının mukayesesini, çeşitli sosyal ve psikolojik araştırmalarla destekleyerek sunuyor.
 
İlerleyen sayfalarda uygarlığın bereketli hilalden batıya dığru kaydıkça bireysellik, özgürlük, akılcılık ve evrenselcilik değerlerinin daha baskın hale geldiği vurgulanıyor. İlginç olan araştırmaya katılan Amerikalı katılımcılar arasında en batılı davranış kalıplarının beyaz Protestanlarda ortaya çıkması; Katolikler, afro-amerikalılar ve İspanyollarda ise bir şekilde doğulu kalıplara bir kaymanın gözlemlenmiş olmasıdır.
 
Çatışma ve müzakere tarzları karşılaştırıldığında gurup uyumunun korunmasının birinci derecede önemsendiği toplumlarda (mesela Japon kültürü) “hararetli tartışma” kavramının dahi olmadığı bulgulanmış. Bu kültürde insan çevreyi yönlendirebileceği fikrini yadsımakla kalmaz, tam tersine kendini ona uydurmayı benimsermiş. İlişkilerin uzun ömürlü olacağı varsayımı bir Japon görüşmeciyi bir Batılıya göre çok daha fazla ödün vermeye zorlayabilirmiş.
 
İşte bu detaylı kitaptan benim dikkatime diğer takılanlar:
 
  • Antik Yunan için özel bir olay, tiyatro oyunlarına veya şiir okumalarına katılmak anlamına gelebilirken, aynı dönemin Çinlileri için özel bir olay, dost ve akrabaları ziyaret etme fırsatı olabiliyordu.
 
  • Yunanlılar farklı çağlarda farklı yollardan da olsa, dünyanın temel doğasını anlamaya çalışırlar ve hangi özelliklerin bir nesneyi olduğu şey yaptığı ile ilgilenirlerken dilin soyutlaştırma gücünü geliştirmişlerdi. Buna karşın Taoculuk, Konfüçyüsçülük ve çok sonraları Budizmin etkisindeki Çin düşüncesi ise nesnelerin büyük uyumunu vurguluyor ve soyut spekülasyondan büyük ölçüde kaçınıyordu.
 
  • İki kültür arasındaki bu temel farkların nedenlerinden biri Yunanlıların –bir ticaret merkezi olmaları nedeniyle- düzenli olarak, dünya hakkında bambaşka kavramlara sahip insanlarla tanışmalarıydı. Çinliler ise birbirinden köklü biçimde farklı metafizik ve dini görüşe sahip insanlarla görece ender karşılaşmışlardır.
 
  • Aristo ve Konfüçyüs kendi kültürlerinin atası olmaktan çok, birer ürünüdür. Zaten içinde yaşadıkları toplumları yansıtmamış olsalardı, sahip oldukları nüfuzu asla elde edemezlerdi.
 
  • Ekonomik süreçlerin farklı işleyişi, farklı toplumsal ilişkiler geliştirmeye, o da farklı düşünce biçimlerinin kökleşmesine yol açar. Bunun dile nasıl yansıdığına bir örnek: Çincede “bireycilik” terimini karşılayacak bir sözcük yoktur.
 
  • Asyalılar, öteki insanların duygu ve tutumlarını Batılılara göre çok daha doğru anlarlar.
 
  • Tarımla uğraşan ve uyumlu geçinmenin hayati önem taşıdığı bir yaşam biçiminin dile yansıması da bireylerin kendilerini ilişkileri bağlamında tanımlamalarıdır.
 
  • “Bana kendinden söz et” cümlesi Kuzey Amerikalılar için kişilik özelliklerinden, rol kategorilerinden ve etkinliklerden bahsetmek demektir. Oysa Çinli, Japon ve Koreli benlik, bağlama son derece bağımlıdır. Asyalılar kendilerini tanımlarken, toplumsal rollere Amerikalılardan çok daha fazla gönderme yaparlar.
 
  • Her kültürün eğitim sistemi, sosyal ve ekonomik hayatlarında gerekli olacak şekilde uyumu ya da bireyciliği pekiştirecek tarzda örgütlenmiştir. Bağımsızlık veya karşılıklı bağımlılık eğitimi, kelimenin tam anlamıyla beşikten başlar. Doğulular sürekli olarak karşılıklı bağımlılık, Batılılar ise bağımsızlık değerlerini işaret eden ipuçlarıyla hayata hazırlanırlar.
 
  • Çağdaş araştırmalarda bireyci reklâmların Amerikalılarda, kolektivist olanlarınsa Koreliler üzerinde daha etkili olduğu ortaya çıkmıştır.
 
Bu satırları okurken siz de benim gibi kendinizin hangi düşünce biçimine ve hangi davranış kalıplarına daha yakın olduğunuzu bulmaya çalıştınız mı? Bunu sadece kendiniz için yapmayın, derim. Çünkü genel çizgileriyle –ne yapalım ki- batılı kalıplara daha yakın olduğumu gözlemlerken, bir yandan da –neredeyse tamamen- doğulu zihniyetle çevrelenmiş olmanın nasıl bir zorluk olduğunu düşünebiliyor musunuz? Fatma Bayram 18.6.2011
18.6.2011 tarihinde yazıldı..
Fatma BAYRAM

İsminiz
Puanınız
Yorumunuz
Kalan karatkter sayısı : 500
Yorumumu Gönder


Anasayfa | Ziyaretçi Yorumları | Galeri | İletişim         

  

NEVİN MERİÇ® 2011  RESMİ WEB SİTESİ |www.nevinmeric.com
Yayınlanan yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması  5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre (YASAKTIR) suçtur.