DAĞ NE KADAR YÜCE OLSA
0
Yorum
14

kez okundu..

 DAĞ NE KADAR YÜCE OLSA:

İSMAİL KARA 2020/ DERGAH yay Kasım 2020

 

Dağ Ne Kadar Yüce Olsa, İsmail Kara Hoca’nın, Sözü Dilde Hayali Gözde kitabının seri halinde devamı geleceğine de işaret eden, yeni portre/hatırat kitabı. Kitap, memleketi Rize’den tanıdıkları/H. Süleyman Yılmaz yanında, MÜİF Hocaları/ Selçuk Eraydın, Bekire Topaloğlu, Dergah yayınları vasıtasıyla tanıdıkları/Turgut Cansever, Ayşe Şasa, Cahit Çollak, Abdullah Kucur, İHL Hocaları, Nail Bayraktar, Saim Yeprem ve annesi, babası/Kutuz Hoca derken oldukça geniş bir çerçevede cereyan eden hayata dair bir akışı da karşımıza getirmekte. Dilin akıcılığı yanında hikâyelerin zenginliği de kitabın en önemli vasıflarından.

Hatırat kitapları aynı zamanda okuyucuyu çok farklı vadilerde harekete sevk ederken hem kendi hikâyeleriyle buluşturur hem de ülkemize dair çok farklı duruşlarla irtibat kurulmasına neden olur.

Ben de yazıda bu zaviyeyi esas aldım ve kitabın henüz başında rastladığım ‘suya okuma’ geleneğiyle karşılaştım. Gelenekte ve bugün de birçok insanımızın bazı sure ve ayetleri okuyup, suya üfürerek içilmesi geleneği. Nitekim İsmail Kara da henüz çocukken Hocasına gelen bir kişinin rahatsızlanan gelini için dua talebini nasıl yerine getirdiklerini anlatmış. ‘Namazdan sonra hocamızla beraber 10 dakikalık yürüme mesabesinde olan eve gittik. İki hocanın işaretiyle hemen cüzleri dağıtıp hatme koyulduk. İki hoca bazı ayetlerin sonuna geldiklerinde önümüzde duran sulara doğru üflüyorlardı. Arada kadına nöbet geliyor ve derinden gelen iniltilerle, hıçkırıklarla kendini yere atıyor, havaya sıçrıyor, o kadar ki nöbet geçene kadar yanındakiler onu tutmakta zorlanıyorlardı. Hatim ve dua bitince biraz sakinleşir gibi olan hastayı odadan çıkardılar. Okunmuş suları da itina ile aldılar. Onlar hocanın tavsiyesi istikametinde belli zamanlarda, belli sayılarda hastaya içirilecek, gerekirse su katılarak artırılacak, mahalli tabirle aşlanacaktı. (14)

Bir zamanlar görevdeyken bazı stresli durumlara dair, Nas –Felak surelerinin okunmasını ve o suyun içilmesini tavsiye ediyordum. Vatandaş da çok memnun kalıyor, problemlerinin hallolduğuna dair telefon edip, her şey duayla ayakta duruyor Hocahanım diye de gerekçelendiriyorlardı eylemlerini. Ne var ki zihniyet kırılması yaşayan ülke insanımızın bir kısmı elindeki imkanları da kullanarak bunu bir problem olarak algıladı ve ta mecliste konuşulacak konuların içine dâhil etti. O zamanki gerginliği hala hatırlarım. Savunmama yazmak için Abdülaziz Bey’de dahil bir tane veri bulamamıştım bu durumu gerekçelendirecek. Hocanın kitabı önce çıksaydı kesin bu pasajı da eklerdim. Hoş bu cenahta konuya kimse yabancı değildi zaten. Başı ağrıyana Fatiha’nın veya başka duaların okunarak üfürülmesi her daim yapılan bir eylemdi. Ama işte öyle değil/miş. Hatta bu tavsiyeden önce, yarın bir gün bu durum sorulduğunda ‘iki sure ve bir bardak su’ sıkıntı yaratmaz diye ikna etmiştim kendimi. Peki niye Böyle düşündüm acaba! Zaten her daim yapılan bir eylemse.  Buradan da epey hikâye çıkar. Emekli olduktan sonra bu konuyu yazmak istedim ama olayın diğer muhatapları çok da gerekli görmediler. Benim de başka işlerim çıkınca mesele öyle kapandı. Oysa bu ülke insanının her daim kanayan, kaynatılan çok yaraları var.  Mesele insana hizmet mi? yoksa benim dediğim senin dediğin mi? olacak. Buradaki tercih insana döndüğünde birçok yaramızda iyileşecek diye düşünüyorum.

Kitaba dönersek ilgi alanım gündelik hayat olduğu için öncelikle buna dair pasajlar dikkatimi çekiyor. Algıda seçicilik diyorlar ya ondandır belki. Zaten kitabın bütünü de bunlardan müteşekkil ama ben Kutuz Hoca’nın camiden eve gelirken yaptığı ufak işlere dikkat çekmek istiyorum.

Kitapta ara başlık olarak yol yürümek/ yol katetmek başlığı altında verilen bölümde, müthiş bir dünya algısı ve içselleştirilmesi halinde ne kadar mamur bir düzene ulaşacağımıza dair izler var. Önce hikâyeyi hatırlayalım: Kutuz Hoca ile yol yürümek/ yol katetmek de güzel ve verimli bir ders olurdu bazen. Cami ile ev arasındaki yolu yavaş yavaş adımlarken birçok iş de yapardı. Atılmış, ayak altında kalmış, çamura bulanmış kâğıtlar, gazete parçaları mutlaka alınacak, temizse uygun bir şekilde kullanılmak üzere eve götürülecek, kirlenmiş ise bir duvara iliştirilecek. Bu tavır Kur’an’ın yazıldığı kâğıda, bunun üzerinden ilme, okumaya bir hürmet ifadesidir. Yola düşmüş armutları, meyveleri kenara çekmek, nimetin çiğnenmesine mani olmak da bir vazifedir. Yetişmiş armutlar yola düştüğünde patlar ve şekerli suyu akmaya başlar. Tamahkâr arılar hemen bu meyve usaresine üşüşürler. Aynı zamanda arıcılık meraklısı olan Kutuz Hoca yol ortasındaki bu arılı armutları itina ile eline alır ve çocukların basmayacağı kenar bir yere yerleştirir. Sırtında ağır yüklerle gelip giden kadınların ayağını kaydıracak hayvan pisliği, çamur birikintisi ve yoldan geçenleri tiksindirecek maileri de bir şekilde örter, zararsız hale getirir, küçük taşları ise kenara iter. Odun parçalarıyla küçük bir ark açarak yoldan akan suları uygun bir yerden aşağıya doğru akıtır. Bazen ceketini, şemsiyesini bir tarafa koyup sallanmaya başlayan veya yerinden oynayan kaldırım taşlarını tamir ettiği de olurdu. (212)

Bu bölümü okuduğumda dalıp gittim. İnsanın kâinattaki büyük halkaya dâhil olması ve buna dair geliştirdiği aidiyet böyle bir şey olsa gerek diye düşündüm. Aslında eski insanlarda ilim, irfan sahiplerinde bu yaklaşım var. Dolayısıyla bu algı ve eylem biçimi öğrenilen ve içselleştirilen bir durum. Yoksa neden insan arılardı, çürük elmaydı uğraşsın. Burada mesele farklı. İnsan aid olunca güzelleştirir, etraflı düşünür, zarar ve ziyanı uzaklaştırır, güzel olanı merkeze koyar. Kutuz hoca da kendini kainata aid bir zerre olarak görüp bundan da memnun kalınca, şükrünü ifade etme biçimi olarak her bir davranışını güzelle ilişkilendirmekte. Bunun sonucunda kâinat ta, mahlûkat ta ve dahi insan da mamur, huzurlu olmakta. Buradan bugüne geçtiğimizde gündelik hayata yaşadığımız yoksunluk da incitiyor insanı. İnsan bozduğu ve mesafe koyarak ötelediği kainata dahil olmaktan da mahrum vaziyette, online hayata geçiyor artık. …

Bu anlamda hep söylenir ya fabrika ayarlarına dönmek lazım diye, ama kimse nedir acaba o ayarlar? diye sormaz. İşte bunlar olabilir. Kâinattaki büyük halkaya dâhil olup, ait hissedecek şekilde bir kendilik inşası gerçekleştirme... Buna dair eylemler, değer vermek ve değer vermeye dair tutamakları iyi tesbit etmek. Mesela bedava zevklerden olarak sınırsızca, sorgusuzca tükettiğimiz hava, su, yoldaki engellerden başlanabilir… Mesela.

Nevin Meriç/ 1.1.2021

 

2.01.2021 tarihinde yazıldı..

İsminiz
Puanınız
Yorumunuz
Kalan karatkter sayısı : 500
Yorumumu Gönder


Anasayfa | Ziyaretçi Yorumları | Galeri | İletişim         

  

NEVİN MERİÇ® 2011  RESMİ WEB SİTESİ |www.nevinmeric.com
Yayınlanan yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması  5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre (YASAKTIR) suçtur.