BENDEN ÖNCE BİR BAŞKASI/Nurdan Gürbilek
1
Yorum
2156

kez okundu..

 

BENDEN ÖNCE BİR BAŞKASI/Nurdan Gürbilek
Metis yayınları 2011
Bu kitap bir yazarı başka yazarlar ışığında okuyan denemelerden oluşuyor. Bir başka ifadeyle yolcu metin ilişkisinde sınırlar ötesi akış ve iç içe geçen benzerlikler. Kitaptan öğrendiğimiz kadarıyla ‘neden ben değil de bir başka yazarın bu cümle/kitap düşüncesi her yazarın kabusuymuş.
Yazarların birbirlerini okuyup etkilenme durumları da var tabi … Zaten hiçbir yazar eserini boş bir arazi de inşa etmez. Bunun dışında zihinsel akışa dair benzerlikler yanında imgeleme dair benzerlikler de mevcut. Hatta o kadar ki farklı kontekslerde seyrettiğini sandığımız yazarların aynı anlatının sınırları içine nasıl dahil olduklarını da gözlemliyorsunuz. Tabi burada sorulması gereken, yazarların bunun farkında olup olmadıkları … bilinçli olarak mı böyle bir tercihte bulundukları ve eğer öyleyse neden sorusu da sorulması ve anlaşılır hale getirilmesi gerekiyor. Ve Julia Kristeva 60’ların sonlarında ‘metinlerarasılık’ kavramını ortaya attığında, yapıtı yoktan var eden bir yaratıcı – yazar imgesini sorguluyor ve edebiyat metinlerinin kendisinden önce üretilmiş metinlerle konuşarak dokunmuş olduğunu söylüyor. (59)
Kitap Dostoyevski ile başlıyor. Onun yazılarında çokca kullandığı ‘böcek’ imgesinin Kafka ve Tanpınar’daki izdüşümlerini açığa çıkartıyor. Aynı imgeyi kullanmak kadar farklılaşan yönlerine de dikkat çekiyor. Farklılaşmanın arkaplanını ise yazarlar – konjüktür ilişkisiyle ilintilemek mümkün. Her yazar döneminin entellektürel sorunlarıyla da kendini alakalandırdığı için benzer imge farklı atraksiyonlarla sonuçlandırılıyor. Dolayısıyla Dostoyevski de muhalif ve bir o kadar da güç merkezli anlatının içine yerleştirilen ‘böcek’ Kafka’da güçsüz bir haşereye dönüşüyor.
Baba Oğul ilişkisi üzerine metinleştirilen ‘Babama Mektupları, Oğuz Atay, Kafka, Dostoyevski, Cemil Meriç, Freud… üzerinden anlatıyor Gürbilek. Baba oğul arasında ki çatışmanın düğüm noktası oğlunun okuduğu ve tabi etkilendiği kitaplar oluyor. Hal böyle olunca da oğlun okudukları uydurma yazdıkları deli saçması olarak kabul ediliyor. Buna meydan okumak isteyen oğul ise uydurma ebeveynlerden güç alıyor. Buradaki paradoks ise, uydurma olsun olmasın bir ebeveyn inşası veya gerekliliği… Atay’ın baba figürü oğlun okuduğu kitaplardan etkilenerek kudretini batılı amcalara kaptırdığında artık değişen şartların etkisini de hissettirmek gerekiyor. Güçsüz, empatiye muhtaç anlaşılmayı bekleyen bir babaya karşı Atay, seninde bilinçaltın var mıydı ? baba diye seslenmekten kendini alamaz.
Tanpınar günlükleri üzerinden kitaba dahil oluyor. Cumhuriyetin kültür politikalarına mesafeli duran Tanpınar, 27 Mayıs darbesini alkışla’yarak herkesi şaşırtır (mı) ve kültürde devamlılığı savunurken 1930larda orta öğretimde eski edebiyatın programdan çıkartılmasını ister… Hayallerinin büyüklüğünden çok imkanlarının darlığı arasına sıkışmış bir yazar görüyoruz . Hayran olduğu ve fakat çok geç yaşta imkan bulduğu Avrupa seyehati, hiçbir zaman yakasını bırakmayan parasızlık  sürekli bir ‘ gecikmişilik’ hali Tanpınar’ın yaşam alanı ve metin ilişkisinde kendini aşikar eder. Nitekim Paris’e gittiğinde hayal kırıklığı yaşar: Santre, Camus ile dost olabilirdim ama şimdi onlar küçük krallar, beynelminel şöhretleri var. işte bu yalnızlık yok mu insanı çıldırtabilir. İnsan kendi nesline bile sonradan iltihak edemiyor. Halbuki onların gençliğinde ben de burada olsa idim şimdi bir yığın dostum olurdu’ der. Sürekli kıyas, mukayese hali Tanpınar’ı zamanla tıkanma noktasına getirir: Goethe benim yarım yamalak iki manzumeyi yazabildiğim bir sene içinde 3-4 eser hem de bütün Avrupa’yı sarsan eser yazıyordu derken yaşadığı baskılanma görülür. Bunun için günlüklerinde kendine nasihat ettiği görülür. Tanpınar’ın edebiyat çevrelerince hor görülmesi de metinlerine yansır. Nurullah Ataç’ın Kırpıtil Hamdi’ olarak isimlendirmesi üzerinden yaygınlaşan değersizleştirme , herkes beni azarlıyor ile hor görülme psikolojisini besler ve zirve yapar. Nitekim Beş şehir’in hakkının yendiğini Sabahattin Eyüpoğlu’nun Mehmet Ali Cimcoz ve Peyami Safa’nın ödül alması üzerinden savunur.
Tanpınar ile Walter Benjamin’in karşılaştırılması da ilginçtir. Tarih ve kültür üzerine yazıları ortak noktalar kadar farklılıklarını da gösterir. Tanpınar maziyi sevmesinin nedenini, ölülerin de bu topraklarda ve hayatımızda bir söz hakkı olduğuna bağlarken Benjamin, ölünün kurtarılmasının torunların kurtarılmasıyla eşleştirir. Ne var ki Benjaminde geçmişin kurtarılması, ezilenin kurtarılması anlamına gelirken Tanpınar’da bu yoktur. Bence olması da düşünülemez. İki büyük savaşın yaptığı kıyım sonrasını yazan Benjamin ile şanlı mazinin yedeğinden yazan Tanpınar’ın burada benzeşmesi düşünülemez. Nitekim Benjamin’in geçmiş sorununa ulusal değil sınıfsal bakması da Tanpınar’da görülmez. Her iki yazarın başardıkları ise kültürel kaygı ile kişisel kaygıyı iç içe geçirerek mezcetmeleridir. Bu da onları okurlar nezdinde çekici yapar.
Peyami Safa ise kitaba ikizini öldürmek başlığı altında dahil olur. Hastalıklı bünyesi Safa’yı Cumhuriyet tarihinin ilk önemli hastalık anlatısının sahibi yapar. Cumhuriyet döneminin ikili yapısının içinde kendine yol bulmaya çalışan Safa zeki, kabiliyetli ve fakat hastadır. Sürekli bir tereddüt halinde bocalaması yazılarında tereddüt ve türevlerini sıkça kullanması da bunu gösterir. Bir anlamda tereddüdü araçsallaştırmıştır. Jale Parla’nın da altını çizdiği gibi cumhuriyet dönemi yazarlarını en çok ‘dekadans’lar zorlamıştır. Gürbilek Safa’nın yaşadığı yarılma, idealin ideal olması için muhtaç olduğu bir düşman ikiz ile eşleştirmesine bağlar. Bir bedende iki kafa gibi yaptığı siyam ikizleri benzeştirmesi tam da Safa’nın anlatılarında ki ‘ben’i açığa çıkarmaktadır. Aslında burada sadece Safa değil o dönemin entelijansını da dahil etmek gerekir diye düşünüyorum. Çünkü hastalıklı bünyeler veya hastalıklı olarak tanımlanan yerler çok kolay kestirilip atılmıştır. Safa’nın manevi atmosferini yansıtan ‘mutluluk adası’ ifadesi ise Gürbilek tarafından ‘kabus’ olarak tanımlanır. Özellikle her türlü çatışma fikrinden vazgeçildiği için. Burada gerçekten manevi atmosfer çatışma fikrini yok eder mi sorusu akla geliyor. Çatışmadan veya her şeyi reddederek iman’a ulaşması istenen birey akla geliyor. Belki de ‘çatışmayı’ farklı kodlarla yeniden okumalı ve yazmalıyız gibime geldi. Sürekli bir eksikliğin içinde yaşam alanı bulan insana manevi atmosfer çatışmalarıyla birlikte yaşama gücü veriyor olabilir. Belki de kelamda ki çatışmaları, fıkıhta ki çatışmaları, tasavvufta ki çatışmaları tekrar okumamız gerekiyor. Bunun yanında uzlaşarak devam etmek neden çatışmadan daha eksik olsun diye de düşünmeden edemiyorum. Aynen Ataç’ın gençliğinde sürekli tartıştığı ve muhalefet ettiği babasıyla zamanla benzeşmesi ve artık birbirini ayırt edememesi gibi…
Batı’nın cinsiyeti bölümünde ise Edward Said’in Şarkiyatçılığı ile Cemil Meriç’i karşılaştırır Gürbilek. Cemil Meriç ‘neden böyle bir kitabın altında bir Türk’ün imzası yok derken aslında neden bu kitabı ben yazmadım demek istemiştir. Ve bunun nedenlerini sıralar. Batı ve Doğu’nun karşılıklılık üzerinden birbirine bakması ve sonuçlarını açığa çıkartır. Temel imge, ‘cinsiyet, yatak odası…’olarak karşımıza çıkıyor. Her iki taraf da birbirini bu imgelerle tanımlarken mevcut duruma ait iktidarın farklı olması algı ve metinleri de beliriyor. Burada iktidarın bariz üstünlüğüne rağmen ‘imgelemin’ benzerliğine dair nedenler önemli ve dikkat çekici olsa gerek … Erilliğini kaptırmış erkek/Doğu figürünün ‘bize özgü’cülük üzerinden tolere edilerek yeniden inşa edilmesi, Batı’nın tahakkümünün gerçek nedenlerini görmeyi engellediğini de bilmek gerekiyor. Mağdurluk söylemi çok rahat bir iktidar dilinin bileşeni de olabiliyor. Dolayısıyla mesele; başkalarının iktidarının da kendi iktidarımızın da bizi aptallaştırmasına izin vermemek olduğu bilmektir diye metin bağlanıyor.
Son yazı eleştirmen Orhan Koçak metinleri üzerine. Koçak’ın metinlerine akıl kuram ve karşılıklılık ilişkisi üzerinden bakılıyor. 1980 lerin ortalarında Horkheimer’in Akıl Tutulması kitabına yazdığı felsefi politik önsözle tanınmaya başlayan Koçak’ın zaman içinde ki serüvenine yine metinleri üzerinden ışık tutuyor.
Sonuç olarak Nurdan Gürbilek önemli bir kitaba daha imza atmış. Anlatılara dair metinler ve yazarları arasında ki zihinsel, bilişsel, kültürel, konjüktürel akışları açığa çıkartan bir kitap. Kitabın en can alcı yanı soruları, soru sormayan veya sormasını bilmeyen bir millet olarak soru sorma yöntemin de öğrenileceği bir yazım olduğunu düşünüyorum. Cevaplarımız farklı olabilir ama önce soru sormanın gerekliliği ve önemini kavramamız gerekiyor. Dolayısıyla metne soru sormayan kişinin metni anlaması da eksik olacaktır. Kitabın en problemli yanı ise dipnotlarda gösterilen künyelerin kitabın arkasında bir dizin haline getirilmemiş olması. Okuyucuyu zorlayan ve beslendiği kaynakları bir anda görmeyi engelleyen bir durum. Ama bunun Gürbilek’ten çok yayıneviyle alakalı olduğunu düşünüyorum. 3.9.2011 Nevin Meriç
 
3.9.2011 tarihinde yazıldı..
Nevin MERİÇ

İsminiz
Puanınız
Yorumunuz
Kalan karatkter sayısı : 500
Yorumumu Gönder
 
selam . kitabı okuduktan sonra yazarların bu kaygılarını dile getirdiğim bir arkadaşım bende kendi bulunduğum çevre açısından bunu düşünürüm. neden Mustafa İslamoğlu bu cümleyi söyledi de ben değil dedi. demekki mesel sadece yazarlarla ilgili değilmiş...
nevder


Anasayfa | Ziyaretçi Yorumları | Galeri | İletişim         

  

NEVİN MERİÇ® 2011  RESMİ WEB SİTESİ |www.nevinmeric.com
Yayınlanan yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması  5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre (YASAKTIR) suçtur.