ALO - FETVADA ON BEŞ YIL
0
Yorum
1204

kez okundu..

ALO - FETVADA  ON BEŞ YIL

Başlıktan da anlaşılacağı üzere uzun yıllar alo-fetvada çalışma imkanım oldu. Ve on beş Temmuz 2015 ramazan bayramına denk gelen günde alo- fetva sürecini daha doğrusu kurumsal çalışma hayatımı noktaladım. Bugünden düne baktığımda yazmaya nereden nasıl başlamalı kaygısı taşıyorum ama filmi başa sarmak hatırladığım nüansları da metne dahil etmek en doğrusu olacak diye düşünüyorum. Hoş bu durum metni biraz büyütecek ama madem yazacağız hatırladıklarımız yazmalıyız değil mi.

Öncelikle ana-kara/nefs-i İstanbul, her zaman kendimi yakın hissettiğim bir biçimde ilişki de bulunmak istediğim bir yerdir. Çocukluğum, eğitim ve kurumsal hayatın ilk yılları Üsküdar'da geçen biri olmanın yanında, büyüklerimden duyduğum İstanbul'a gitmek /Eminönü tabiri de ulaşılması gereken özel bir yer olduğunu hissettiriyordu.Ayrıca İstanbul'da oturup hala İstanbul'a gidememiş olmak çocukluk zihnimde halletmem gereken önemli bir uğraştı. Babam bazı günler İstanbul'a giderdi çünkü biz Üsküdar'da oturuyorduk. Bu duygulanımın şuur altında beni epey beslediğini düşünüyorum. Ve çalışma hayatına başlayıp ekonomik ve eylemsel bağımsızlığımla birlikte benim hayatıma da İstanbul'a gitmek dahil oldu. Ayda, on beş günde, hafta da bir imkanlar oluşturup ana kara üzerinde adımlıyordum. Mesela Beyazıt önemli bir semtti. Sahaflar çarşısı, üniversite, sivil toplum örgütleri, ilk başörtüsü eylemleri, bsv...vs. hep İstanbul'u yakın eden mekanlar ve olaylardı bana.

Gel zaman git zaman kurumsal süreç devreye girdi. Ve böylece İstanbul'a gitmek için artık neden üretmeme gerek kalmayacaktı. Haftanın beş günü İstanbul ile içiçe yaşayacaktım. 

Mercan adını ilkokulda okudum çocuk kitaplarından biliyordum ama dedem de Mercan yokuşundan bahsederdi. Kitaplarda ki mercan ile yokuş çok da yan yana durmuyordu zihnimde ama insanın içini ısıtan bir isimdi sanki. İstanbul'da mercan yokuşu vardı ve ben her gün o yokuştaydım artık. Her gün o yokuşu çıkmak gerçekte de insanı ısıtıyordu. Fatih Kaptan-ı deryalarından Yunus Paşa ise çok derinlerden gelen ihtişamıyla yokuşa ara verip duaya çağırıyordu insanı. Ve tabi yokuşun başında Süleymaniye cam, Ağa Kapısı/ İstanbul Müftülüğü, bir diğer adıyla çalışma mekanım.

Her gün yokuşa başlarkenki gerginlik Kaptan-ı derya Yunus Paşa ile hafifler, Süleymaniye Cami minarelerini görmemle huzur bulurdu. Bazı günler, mevsimler artan sayılarla ama hemen her gün avluda turistlerin bulunduğunu görünce benden önce buralara gelmiş olmalarına gıpta eder oflamayı keserdim. Zaten hazirenin dinginliği soluklanmak için de önemli bir imkandı. Servis imkanı vardı ama ilk yıllar hariç, her gün bir minübüs içinde İstanbul'u bir baştan bir başa dolaşmak yerine, kendim ve İstanbul ile hasbıhali tercih ettim uzun yıllar. Ana karayı adımlamak varken servisle es geçmek bana uymadı...

Süleymaniye süreci ayrı bir alem. Alo-fetva ile tanışma, şaşkınlık, hayret ve mevcut durumu farklı alanlara taşıma, bambaşka bir dünya vardı artık önümde. Çok yorucu ve fakat bir o kadar da merak uyandırıcı. Her soru bir hayat saikiyle dahil olduk hayatlara; çok dualar, teşekkürler aldık. İnsanı tanıdık telefonun ucuyla temasla, hayat- insan ilişkisinin farklı versiyonlarını, nüansları dahil oldu zihnimize. Çok öğretici bir süreçti. Aslında yaptığımız sağlıklı ve doğru bir dinleme idi. Kendisine zarar vermeyecek kişi/lerin dinlemesine ihtiyacı vardı insanların. Çözümleri zaten kendisi üretiyor, biz seçeneklerden haberdar ediyorduk.

Alo-fevanın en önemli kazanımı din-insan ilişkisine kattığı değere vakıf olmaktı. Din arka-bahçenin, zihnin temiz olmasını sağlıyordu. Bunun insan için ne kadar gerekli ve önemli olduğu ise ileri yaşlarda olanların yaptığı telefon aramalarında gençlik hatalarına dair konuşmalarda karşımıza çıkıyordu. İnsanın bir an/ı ömür boyu taşımış olması çok ciddi bir sıkıntı, gerginlik idi. Veya çok genç yaşında, bir insanın hayat boyu hedefleyerek yaşayacaklarını tüketenlerin geleceği inşa etme enerjisini nereden ve nasıl bulacağına dair kaygılanmalar... Ve bir dizi dini bilgi yoksunluğundan kaynaklanan soru ve sorunlara dokunduk... Ama Süleymaniye tek durak değilmiş ki son beş sene de Nuriosmaniye dahil oldu kurumsal sürece...

Önceleri gitmek istemedik, çok itiraz ettik; Süleymaniye nasıl bırakılırdı ki bunu havsalam almıyordu ama önce Süleymaniye bizi bıraktı. Cami uzun bir restorasyona girdi. Bunu görünce önce Süleymaniye çekildi hayatımızdan diye düşündüm. Bu da bizim yeni mekana gitmemizi en azından duygusal anlamda kolaylaştırdı.   Ve bir bayram tatili dönüşü Nuriosmaniye dahil oldu hayatımıza. Sonra burayı da çok sevdik çünkü Süleymaniye'de bulamadığımız imkanlara kavuştuk. Öncelikle nefs-i İstanbul’a daha da yakın olmuştuk. Bir adım ötesi, Başbakanlı Osmanlı Arşivi idi ve hemen arşiv çalışmalarına başladım. Haftada bir iki gün mesaiden sonra arşive gidiyordum çünkü orası bir buçuk saat sonra kapanıyordu. Arşiv de hem mekanı hem de taşıdığı değer ve önemle, bir kaç yılımı zenginleştirdi. Ama tarihçiler ne yapıp ettiler Şehrin dışına attılar onu. Şimdi tee Kağıthane’de bir belge için kaç gün ayırmak gerekecek hele mesai sonrasında artık hayal… ve ben henüz gitmedim … Arşivin taşınmasına çok üzüldüm. Birden ilgilendiğim mekanlar bir biçimde hayatımdan çıkıyordu. Yaşayacağım sondan önce mekanlar veda ediyordu bana. Bir kaç yıl sonra da ben o mekanlara uzaktan bakan moduna geçiyordum...

Şimdi de hayatımda Babıali yokuşu vardı. Şairin dediği gibi benim de alın yazım yokuşlarda susamak oldu. Postane yokuşu, Bağlarbaşı, Mercan ve Babıali...   Bir gün yokuşu çıkarken bu kadar canlı semtte kimseyi tanımıyor olmak canımı sıktı; hem insanın bulunduğu semte de hizmeti geçmeliydi. Bunun da yolu ders koymaktan geçiyordu. Ama tamamı çalışan kişilerin oluşturduğu bir semtte nasıl ve hangi saatte ders koyabilirdim. Neyse bismillah deyip yola çıktık ve ilk olarak Cezerikasımpaşa Cami imamına konuyu açtım ve öğle tatilinde çalışan hanımlara Kur'an-ı Kerim dersi vermek istediğimi söyledim. Allahtan çok iyi karşıladı ve yıllardır böyle bir şeyi bekliyorduk deyip istediğimiz imkanları sağladı sağ olsun. Mahmutpaşa Cami içinde aynı şeyi düşünmüştüm ama maalesef, iyi karşılanmadı ben de iptal ettim. Camilerin hayatımıza dahil olmasında imamlar çok önemli. Camileri hala misafir odaları gibi kullanan bir çok imam var maalesef.

Neyse Cezerikasımpaşa cami imamı bir kaç cuma hutbede de duyurunca civar kurumlardan öğrenci bulmak hiç de zor olmadı. Haftada üç gün öğle yemek ve gezmelerinden vazgeçerek derse geldiler. Ben derse devama çok önem veririm devam ve istikrar olmazsa düzen ve olumlu sonuç olmaz. Böylece beş sene, haftada üç gün Kur'an dersleri verdim . Sonuç hem Kur’an öğrendiler hem de artık yolda rastladığım ve selamlaştığım bir çok öğrencim var elhamdülillah.. .

Ve yıllar, hafta olarak dizilmiş bir gün pazartesi öteki gün cuma üzerinden geçerken bugün bakıyorum da on beş yıl olmuş. Buna en çok ben şaşırıyorum. Bilenler bilir alo-fetvada on beş yıl akla ziyan bir durum. İnsanın psikolojisinin bozulması, hayatla ilişkisinin sağlıklı olarak kurulamaması vs gibi sorunlar yaşayabilir. Bu yüzden yıpranma payı istemiştim ve facebook da konuyu yazdığımda; fetvada olan neden yıpranma payı alınsın ki diye bir mesaj aldı. İşte bu İstanbul ve diğer iller farkı. Bu farkın gözetilmesi hak ve adalet konusunda bize daha da yardımcı olacak diye düşünmekteyim.

Bu yılları bana kolaylaştıran bu yan uğraşılarım ve fetva soruları üzerinden yazdığım yazılar oldu. Fetvaya başlar başlamaz soruların önemini anlayıp bunu kamuya kazandırmak gerektiğini düşündüm ve ilk bir senenin istatistiğini tuttum. O yıllarda bilgisayarım yoktu. İstedim ama rantbel bulunmadığı için reddedildi. Daha sonra ki yıllarda bilgisayar imkanına da kavuştuk ve fetva sorularının istatistiği tutulmaya başlandı. Demek ki gerekiyormuş!..

Yola devam etmek gerekiyordu, araç yoksa elim vardı. İnsan sahip olduğu güçlerin farkında olmayan ve onların çok azını çalıştıran tembele yakın bir varlık bence. Yoksa biraz uğraşıp Allah'ın verdiklerini keşfetse önünde duracak bir engel olduğunu sanmıyorum çünkü Allah kolaylaştırıyor zaten. Bu gün üç fetva kitabı, bir çok fetva soruları üzerine inşa edilmiş makale bu sürecin yayınlarını oluşturmaktadır. Akedamya fetva sorularından haberdar oldu. Artık tez olarak çalışmalar yapılıyor. Kitaplarım yurtiçi ve dışında okunuyor ve okutuluyor. Fetva sorularında sıklıkla rastladığımız vesveseyi din psikolojisinde tez olarak çalışan bir arkadaşım Kanada'da sertifika alarak  hastanede danışmanlık hizmeti veriyor. Bunlar az şeyler değil diye düşünüyor ve yanlışlarımızın kefareti olacağını umuyorum...Elhamdülillah...Alo fetvada on beş yıl kısaca böyle geçti işte…tabi aldığım ceza ve soruşturmaları yazmadım başka sefere belki…

Not: bu yazıyı yazdıktan neredeyse iki ay sonra alo fetvaya gittim. Arkadaşlar çalışıyor bir selam vermek lazım değimli? Kapıyı açtığımda ilk gözüme çarpan, masanın gittiği oldu. O kadar ahım şahım bir masa değildi, düz, yeni hiçbir özelliği olmayan standart bir masa… Yerine tarihi uzunca bir masa konmuş. Keşke bana söyleselerdi. Bu masada çalışmak beni daha çok memnun ederdi. Bir şahsiyeti var en azından, üzeri cam altında yeşil çuha, maziden haber veriyor değişen ve değişmeyen gündemlerle hasbıhal ederdik. Eski olduğu için teklif edemediler her halde. Bazen ince de olunuyor işte …

İnsanın ayrıldığı mekana gelmesi farklı bir duygu ama ben her hücreme kadar çalıştığım için aşırı doygunluğa ulaşmışım hiçbir heyecan duymadım. Göreve ilk başladığım yıllarda bir bey gelmişti çalıştığım odaya. Hoca hanım ben bu odada çalışırdım bir arkadaş daha vardı iki kişiydik diye konuşurken gözlerinin dolduğunu görmüştüm. Bu resmi unutamıyorum. İnsanın mekanla kurduğu ilişki çok özel. Neyse ben bu eşiği atlamışım. Buda kararımın yerinde olduğunu gösteriyor. Buna sevindim. Sıra arkadan gelenlerde. Ben de biraz hayat tempomu düşüreyim. Biteviye bu şekilde yaşanmaz… 6.9.2015

Nevin Meriç.

18.7.2015

6.9.2015 tarihinde yazıldı..
Nevin MERİÇ

İsminiz
Puanınız
Yorumunuz
Kalan karatkter sayısı : 500
Yorumumu Gönder


Anasayfa | Ziyaretçi Yorumları | Galeri | İletişim         

  

NEVİN MERİÇ® 2011  RESMİ WEB SİTESİ |www.nevinmeric.com
Yayınlanan yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması  5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre (YASAKTIR) suçtur.