Ahmed Nedim ve Nevhiz'in Günlüğü
0
Yorum
3773

kez okundu..

 

Ahmed Nedim ve Nevhiz'in Günlüğü: Başkasına Yazılan Bir Günlüğün Anatomisi
Günlükler, muhatap kitle kaygısı görülmeyen, bir anlamda yazarın kendisi için yazdığı ve dolayısıyla özgürce ben/ini ortaya koyduğu metinler olarak tanımlanmaktadır. Yazar buradan aldığı güvenle daha serbest davranır ve o anda ki ‘ben/ini doğrudan, yoruma mahal kalmayacak şekilde yansıtır. Burada akla şöyle bir soru gelebilir: Yalnız kendisi için günlük tutanlar, içinde olan her şeyi söyleyebilir veya yazabilirler mi? İnsanın bazı duygu ve düşüncelerinden kurtulmak istediği doğrudur: dostuna bile söyleyemeyeceği şeyleri yazması, kâğıdı bir muhayyel muhatap gibi görmesi mümkünken, metinde mutlak ifşa oluşturması imkan dışıdır diyebiliriz. Bununla birlikte anlaşılması muhal olan insanın karanlıklarını bir nebze aydınlatan metinler olarak günlüklerin özel ve önemli bir yeri olduğu da yadsınamaz. Diğer bir ifadeyle, insanı en açık, en çıplak, en gerçek haliyle gösterebilen tür günlüktür. Bu anlamda da ben algısını açığa çıkartan önemli bir veridir diyebiliriz.
Günlük yazarlarının da günlük-yazan ilişkisini sorguladıkları ve metinlerine aktardıkları görülmektedir. Orhan Duru günlüğüne ‘içini dökme yazını’ demek isterken,[1] Selahattin Batu neden yazdığını sorgular ve ‘bu satırları kimin için yazıyorum. Maksadım bir gün bunları okutmak mı? Ben daha çok mecbur olduğum için yazıyorum. Yazmak birazda kendimi inşa etmek gibi, imkanlarımı ancak onunla zorluyor, kendimi ancak böyle kurabiliyorum’[2]der. Ve yine Salah Birsel’in ; ‘bana neden salt edebiyata dayanan ve hayatı dolduran olaylara yer vermeyen günlük yazdığımı soruyorlar. Çünkü edebiyatçıyım. Delecroix günlüğüne sattığı tablolardan aldığı paraları yazıyor diye benim de illa falancayla rakı içtiğimi, falancanın derdine üzüldüğümü açıklamam mı gerekir’[3] cevabı, yazan-günlük ilişkisini açıklayan güzel örneklerdir diyebiliriz. Bu anlamda günlükler yazanın kabulleri çerçevesinde şekillenmekte ve çerçeve alabildiğine geniş tutulmaktadır.
Her yazımın içinde bir okuyucu/öteki talebini barındırması gerçeği, ‘kendim için yazıyorum’ iddiasını nakzeder. Bir başka ifadeyle her metinde ‘bir gün birinin eline geçip okunursa’ duygusu içkindir. Bu durumda kayıt gelecekteki/ler için de yazılıyor olurken kurgu tam da bu noktada devreye girmektedir. Rasim Özdenören’in günlüğünde kendi ben/ini değil de ‘başkalarının görmekten hoşlanacağı’ ben/i kurguladığını yazması[4] ‘kayıt-kurgu’ ilişkisini göstermektedir. Kafka’nın henüz 28 yaşındayken defterine; ‘onurunu korumaya çalışan bir ihtiyarım ben … başkalarının çocuklarına imrenen ama kendisi evlattan ve o yüzden hayatın gerçeğinden yoksun kalmış, sadece elle tutulur bir bedeni ve kafası olan, alnını da duvardan duvara vuran bir ihtiyar’[5] kaydı, metin ve duygu durumları anlamında tam bir kurgudur. Zihinsel akışın kronolojiden bağımsız yönüne de güzel bir örnektir. Bu durumda günlükler özgür iradeleri açığa çıkartırken, okuyucu olarak ötekiyle ilişki, açık ve örtük biçimde mutlaka yer almaktadır. İlk yazıldığı zaman bu çevrenin sınırlı olduğu da gerçektir. Buradan hareketle günlükler ben inşası yazım şekillerinden olan otobiyografi ve biyografinin bir alt dalı olarak değerlendirilmekte, birey ve toplumsal süreçler açısından da incelenmektedir. Daha çok geri dönüşler üzerinden yapılacak okumalarla elde edilecek bu bilgilenim, bireye ‘zamanda kendi’ni bilme ve anlama yanında, konjüktürel durumların birey algısını nasıl şekillendirdiğini öğrenme imkanı verir. Nitekim Goethe ‘ bu bayan her şeyi çok hoş ve olaylara sadık kalarak anlatmış, bu kadar zaman sonra bile zevkle okunabiliyor. Eser okunurken insan vuku bulan bin değişik olayı doğrudan yaşıyor. İyi ki de bunlar tüm canlılığı ile kâğıtlara hapsedilmiş.[6] Ayşe Kilimci ise; ‘İyi ki tutmuşum o günceyi, sonradan neler hatırlattı, aklımdan çoktan kanatlanıp uçan neleri...’ diye yazarak böyle bir misyon biçmektedir. [7]
Günlüklerde bulunan toplumsal alan bilgisi, dönemsel olayların, durumların bireyde neden olduğu sonuçlarını öğrenme imkanı da sağlar. Bir başka ifadeyle ben algısının sosyo-kültürel temelleri açığa çıkar. ‘Sivil tarih’ olarak da düşünebileceğimiz bu yazımlar, tarihsel bilginin arka-plan okumalarında yer alan bireylerin yaşanmışlıklarını, duygu durumlarını, ilişki biçimlerini aşikar eder. Tarihi bilginin donuk yüzü, günlüklerdeki hayata dair akışlarla canlanır, aktiflenir. Orhan Duru’nun günlüğünde ki; ‘buranın halkı sinemayı son derece sessiz seyrederken kovboy tabancayı çekince bir alkıştır kopuyor. Aydın takımı hoş karşılamıyor böyle davranışları. Bu halk öldürme ve silah işleriyle yakından ilgili. Dokuz kişiyi öldürmüş bir katilin fotoğrafları 25 kuruştan işportada satılıyordu da herkes kapıştı’[8] kaydı tam da söylediğimiz duruma denk gelmektedir.
Bütün bunlara rağmen günlükler insanî zaafları da barındırırlar. İnceleme metnimizin yazarı olan Ahmet Nedim; ‘Ben senin baban olduğum için, ruznâmeni yazarken doğrusu pek de bî-taraf olamıyorum. Senin huysuzluklarına taalluk eden kısımları tez geçiyorum!’ diye yazarak benzer durumu aşikar etmiştir. Yazar-metin ilişkisinde yaşanan bu razı oluşta beklenti talebi ve yerine getirilmemesi halinde satır aralarına gizlenen değişik dozda tehdit durumu da imkan dahilindedir.[9]Günlükler diğer yazım şekillerinde de olduğu gibi yazarın içinde bulunduğu duygusal, düşünsel ve ekonomik çevrenin etkileri yanında kişisel zaaf ve zayıflıkları da yansıtır. Dolayısıyla dikkatli okunması, yan okumalarla desteklenmesi, doğru bilgiye ulaşmada daha sağlıklı sonuçlar sağlayacaktır.
Günlüklerde en sıkıntılı durum ‘mahremiyet’tir. Kendini bir çok kuralın dışında özgür ve alabildiğine bağımsız konumlandıran metinler olarak kabul edilmekle birlikte, mahremiyet ve ifşada görecelik, kaygıları mümkün kılar. Ahmet Nedim günlüğünde; ‘belki sana taalluk eden bütün hislerimizin pek samimi bir mahremiyetle aynen şu deftere nakledilmesine pek memnun olmayacağın bazı zamanlar da bulunacak…’ diye yazmaktan kendini alamaz. Zaaf-insan ilişkisinin kayıtla sabitlenmesi zaman-memnuniyet ilişkisini olumsuz etkileyebilir. Bu anlamda günde olanın kaydedilmesi, mahremiyetin sınırlarına dokunma potansiyeli de taşımaktadır. Bunun yanında diğer yazımlara yardımcı metinler olarak da düşünüldüğünden basılması gereksiz görülebilir. Nitekim Memet Fuat’ın bir sanatçı dostu mektubunda; ‘Türk Dili’nin Nisan sayısı günlük sayısı oluyormuş. Salah ille benim de günlüğümden parçalar istedi. Bense bu notlarımı günün birinde anılarımı belki yazarım diye saklıyor, sözünü bile etmiyordum. Salah’ın hatırını kıramadım 1940-50 arasından bir seçme yolladım. Doğrusu günlük yayınlamak benim biraz da zoruma gidiyor. Sanki kendime bir önemli kişi süsü veriyormuşum gibi oluyor. Çok yadırgadım, yolladım ama içim de rahat değil. Korkum şu ki o da kim oluyormuş, kimmiş ki günlük tutup, anılarını yazacak’[10] ifadesi kaygı merkezli mahremiyete ve diğer yazımlara örneklik anlamında dikkat çekicidir.
Bu tebliğde Ahmet Nedim Tör’ün Defter-i Hatırat olarak isimlendirdiği metin ele alınacaktır. Kızı Hatice Nevhiz’in 1912-1916 yıllarını (doğumdan, üç yaşına kadar ki dönemi) kapsayan defterde, Nevhiz’in fiziki ve sosyal gelişimi, hastalıkları, ailenin yaşadığı önemli olaylar, -vefatlar, düğünler-… vs yanında, yazarın önemli gördüğü dış mekan kayıtları; o günlerde payitahta yaşanan siyasi, sosyal, kültürel, konular da bulunmaktadır. Defter bir babanın kızını merkeze alarak yazdığı, batılı anlamda günlük yazım örneği olarak da dikkat çekicidir. Ahmet Nedim’in günlüğünü ‘defter-i hatırat’ olarak isimlendirmesi günlük-hatırat ilişkisinde ki içiçe geçişleri ve ince çizgiyi gösterir. Benzer yazım örneğinin azlığı[11] günlüğü daha ilginç ve bir o kadar da önemli hale getirmektedir. Bunun yanında basılma sürecinin oldukça geç olması, orijinal defterin kütüphanelerde bulunmaması[12], başka ailelerin ellerinde veya sahaflarda da benzer metinlerin olabileceğini akla getirmektedir[13]. Bu makalede kitabın yazarı ve Nevhiz’in babası olan Ahmet Nedim’in ben algısı ve tarihsel toplumsal dönemlerin ‘ben’ inşasına katkısının ele alınması hedeflenmektedir.
DEFTER-İ HATIRAT’TAN NEVHİZ’İN GÜNLÜĞÜ’NE
Harbiye Nezareti´nde uzunca süre askeri memur, kısa bir zamanda müsteşar yardımcılığı görevinde bulunan ve ufak çaplı da olsa risaleler yazan Ahmet Nedim[14], çok geç yaşta sahip oldukları kızına ‘özel’ bir hediye vermek düşüncesiyle, günlük yazmaya karar verir. Ona göre Nevhiz’in ‘rûznâme-i hayatı parayla satın alınacak her hangi bir eşyanın fevkindedir’. Ayrıca ağabey Vedat’ta kaçırılan bu fırsat Nevhiz’de yakalanacaktır. Bu anlamda günlük yazımı; planlanan bir eylem değil bilakis doğumla yaşanan yeni duruma zeyldir diyebiliriz. Nitekim günlük yazımına doğumdan 25 gün sonra başlanması da bunu destekler. Bundan sonra ‘şâyân-ı sebt-ü kayd olan hususâtı, günü gününe yazmaya çalışacağım’ diyerek deftere başlayan Ahmet Nedim ilk 25 günün önemli hadiselerini toplu olarak kaydeder, 15 Ocak 1913 Çarşamba -1328.
Yazı ‘kayd-ı hayat’ı tüm zamanlar için kalıcı hale getirir. Ahmet Nedim ‘Nevhiz’in de bu kıymet-i maneviyeyi takdir edecek, hatta çocuklarına hediye ederek uzun yıllar okunmasına vesile olacağından emindir. Bu anlamda yaşanan dönem açısından muvakkat bir zamana oturan günlük, geçmiş ve geleceğe dair zihin akışlarıyla zenginleştirilir. Dönemin algı ve davranma biçimine uygun olarak Cenâb-ı Hak’ka yönelir, dua eder ve defterini yazmaya başlar.[15] Defter-i hatıratı o günlerde ailede ve toplumda yaşananlardan Nevhiz’in de bilmesini istediği seçkilerden düzenler. Yazanın/failin Ahmet Nedim olması günlüğün defter-i hatırat şeklinde isimlendirilmesini hakikat-anlam bağlamında gerçeğe oturturken, yayınevinin ‘Nevhiz’in günlüğüne çevirmesi oldukça manidardır.[16] İçerikten yola çıkarak yapılan isimlendirme, mevcut durumun hilafına bir duruşu göstermektedir. Mevcuttan zamansal ve mekansal uzaklık, yazımın hakikatle ilişkisini olumsuz etkilemekte ve anlam-hakikat ilişkisi ciddi şekilde tahrif olmaktadır. Yazıma müdahil üçüncü şahıslar söz konusu olduğunda her metnin böyle bir tehlikeyi barındırdığı da bir gerçektir. Dolayısıyla süreç içinde hakikatle ilişkisi deformasyona uğrayan metnin ilk haline ulaşılamadığı durumlarda yazı, kendini koruyamamakta hep bir ‘acaba’yla içkin olmaktadır. Bu anlamda hakikat-yazan ilişkisinde yaşanan indirgemeci durum, yazan–okuyan/değerlendiren ilişkisinde gittikçe derinleşerek devam etmektedir diyebiliriz.
Günlükler büyük adamları ve büyük hikayeleri açığa çıkartan metinler olarak kabul edilmektedir. Bir başka ifadeyle güç-iktidar algısına dair örüntülenen metinlerdir. Defter-i hatıratın yazıldığı tarih dikkate alınırsa bu açıdan da belirlenen günlük standardına muhalif bir duruşu sergilediği görülmektedir. Ahmet Nedim birey olarak toplumsal hayatta iktidara oynayan bir kahraman değildir. Askeri-kalemiye’de memleket meseleleriyle de ilgilenen bir katip, toplumsal skalada şehirli, sosyo–ekonomik açıdan da ortanın üstünde bir gündelik yaşam pratiği vardır. Bu anlamda günlüğü kendi iktidar alanını hem sabitlemekte hem de kalıcı hale getirmektedir. Bir başka ifadeyle Ahmet Nedim kızı üzerinden topluma kendini tanıtan, aktaran sivil–gündelik hayata dair özne olurken, günümüz popüler tarihine de önemli katkılar sağlamaktadır.
Çocuk Nevhiz’in biyolojik gelişimine dair kayıtlar, her insanda benzer durumların yaşandığı göz önüne alınırsa, günlüğü bireyden bağımsızlaştırarak genelleştirmektedir. Günlüğü okuyanlar bir açıdan da kendinin ve yakınlarının büyümesini aktifleyerek birçok fotoğrafta benzeşir. Babasının sakalını eliyle tarayan Nevhiz ile bunu okuyan kişi arasında kurulan benzerlik-anlam ilişkisi buna güzel bir örnektir.[17] Farklılaşmalar ise yaşanmışlıklara dair duygu durumları ve değişen şartların birey bedenindeki izleridir. Hemen hemen her çocuk için mümkün olan bu durum Ahmet Nedim’de yazarlık ve ileri yaşta bir kız çocuğu sahibi olmanın özlemi üzerinden biricikleşir. Nevhiz karşında kendini şair-i İrânî ile benzeştiren ve ‘Ahu koşarken dem çekmeyi, durmayı ve geri bakmayı senden öğrendi’ demekte muztâr kalıyor’ kaydı, kendi-hayat ilişkisini bir çırpıda göz önüne getirdiğini aşikar eder. Bu anlamda Nevhiz kırk senelik yaşanmışlığı olan Ahmet Nedim’in ilk halini gözlemleme imkanı da vermektedir. Bir başka ifadeyle günlük yazarak Nevhiz ile aynı yılları yaşama imkanı da bulmuştur diyebiliriz.
Günlük güne ait hadiselerin kaydı olmaktan çok bir takvim düşülerek yazılan periyodik seçkilerdir. Hadisenin oluşu ile kayıt arasında geçen vakit/mesafe aynı zamanda zihin-yazı arasındaki boşluk ve bunun giderilmesine dair imkan arayışlarıdır. Günlük insanın diğer insanlar ve ilişki biçimlerine dair iç konuşmalar olduğu gibi dış mekan yazılarını da içerir. Ahmet Nedim de günlüğünü kızı Nevhiz merkezde olmak üzere o döneme ait dış mekan hadiselerinden yaptığı seçkilerden oluşturur. Ayrıca günlüklerin başkalarının okumasına kapalı metinler olduğu kabul edilir. Birçok günlüğün yazarı öldükten sonra basılması bunu destekler. Ahmet Nedim burada da farklı bir duruş sergilemiş; günlüğünü Nevhiz ve çocuklarının okuması gayesiyle yazmış, yazım sürecinde sosyal çevresi okumuş, okunmasında da bir mahzur görmemiştir. Bu anlamda dış mekan yazıları veya ana temanın belirlendiği günlükler, başkaları tarafından okunma kaygısı en az metinlerdir diyebiliriz.
Günlük yazımı, yaşanan olayların kaydedilmesine dayandığından hangi olayların yazılacağı, bir ayıklama yapılıp yapılmayacağı, yazım için gerekli olan zaman ve periyodik yazım-rutine düşme sıkıntısı gibi birçok indirgemeci yönleri bulunur. Ahmet Nedim de günü gününe yazmaya söz verdiği halde gündelik hayatın meşgalesinden bunu yerine getiremediği birçok kayıtta, Nevhiz’den özür diler ve; ‘ahvâl-i siyasiye ve düzensiz havalar’ yanında ‘tarz-ı güzâriş-i hayatın, şâyân-ı kayd u zabt hiçbir hâl-i fevkalâdeyi hâiz olmamasıdır’ şeklinde gerekçelendirir.
Ahmet Nedim’in kitabında toplam 112 kayıt vardır. Bunlar 1913 yılında 61, 1914’te 25, 1915’de 21 ve 1916’ da ise 5 metin yazar. Zaman geçtikçe günlüklerin azalması ve bir son yazı olmadan aniden bitmesinde, yaşanan dönemin zor şartları, savaşın etkisi, Nevhiz’in büyümesi, Ahmet Nedim’in Erzurum’a, Arabistan’a yaptığı uzun seyahatlerinin [18] etkisi olmuştur. Bununla birlikte daha bir çok neden günlük yazımını etkilemiş, yavaşlatmış ve bilinmeyen bir netice de sona erdirmiş olabilir.
GÜNLÜKTE AHMET NEDİM VE BEN ALGISI
Yaşanan gün/lere dair tesbit edilen mevcut zaman algısı ve aktarımı, doğal olarak günlük sahibinin algısını, anlama ve hatırlama imkanı verir. Metin günlüğe özne olan ile, günü yaşayan/yazan arasında, günde yaşananlar üzerinden kurulan diyalog ve aktarıma dayanmaktadır. Dolayısıyla günlüğe özne olana dair aidiyetten çok, yazan kişiye dair algı ve inşayı ifade eder. Bu anlamda günlük, yazan üzerinden inşa edilen ben ilişkisini gözlemleme imkanı verir. İnsanın aile, sosyo-kültürel çevre ve toplum tarafından inşa edilme süreçlerine dair örneklendirmeler bulunduğundan, günlük otobiyografi ilişkisinde önemli bir alana işaret eder.
Nevhiz’in ailede oluşturduğu duygulanımı ‘ihsâsa muktedir olama’dığını yazan Ahmet Nedim bu duyguları ancak; ‘her hali bir şiir-i güzîn olan bir bedîa-i fıtrat… bir menbâ-i ilham ve sünûhât’ diyerek şiirin imkanlarından yararlanarak açıklar. Bununla birlikte hakikat-an ilişkisi ‘o kadar ince, o kadar esîri birer histir ki hiçbir vâsıta ile tamamen zabt ve tasvir edilemez’ cümlesiyle de anlatım vasıtaların yetersizliğine dikkat çeker. Burada hissin form değiştirerek yazıya aktarım sürecinde yaşanan farklılık karşımıza çıkar. Duygunun boyut değiştirerek yazıya dönüşmesi sürecinde yaşanan eksilmeler sanat yoluyla aşılmaya çalışılır. Özellikle resim ve görsel sanatların bu mesafeyi azaltan yönü dikkat çekici olmakla birlikte ‘duygu-insan-yaşanmışlık’ ilişkisinin hakiki anlamda aktarımının mümkün olmayacağı da gerçektir. Böylece yaşanmışlık-duygulanım ilişkisinde insana ait biriciklik de bir biçimde korunmuş olmaktadır diyebiliriz.
Günlükte yazılmasına karar verilen hadiselere ait bazı metinler dış mekanda bıraktığı izlerden dolayı seçilir. Büyük kocaninenin defnedildiği gün İstanbul’da meydana gelen tufanda oturdukları evin damı akmış ve korunmak için evde bir çok yöntem geliştirmek zorunda kaldıkları halde Ahmet Nedim bunları günlüğe yazma gereği duymazken, bir sonra ki gün Kuruçeşme’ye taziyeye giderken deniz üzerinde ve sahilde bir takım kanepeler, sandalyeler ve kapılarla, büyük büyük köklü ağaçlar ve pek çok miktarda odun ve hane eşyası gibi büyük bir tahribâta delalet eden şeyleri görünce defterinde mukayyed olmasını’ istemiştir. [19] Afeti ‘şehrin vakayi-i mühimme-i tarihiyesi’ olarak tanımlarken, dönemsel anlamda zaten olağanüstü şartlar yaşanmaktadır. Bunların da üstüne gelen afet toplum psikolojisini iyice yıpratır. Bu ıztırapların sahibi olarak Allah’a yönelen Ahmet Nedim; ‘Allah bize harb, yangın, hastalık, zelzele gibi mamureler söndürecek birçok belayı vermiş, bir tufan eksik kalmıştı! Onu da dün gönderdi. İnşaallah artık bununla macerayı felaketimiz tamam olmuş ve talih-i makus ve meş'umumuz şimdiye kadar cânen, malen ve mülken verdiğimiz kurbanlarla nisab-ı lâzımını bulmuştur’ şeklinde yaşanan travmayı açığa çıkartır. Beddua formunda yapılan iltica ‘Amin Allah'ım Amin’ diye sonlandırılırken, yaşanmışlık-duygulanım düzeylerinde insan-Allah ilişkisine dair uç boyutlar açığa çıkmaktadır.
Günlükler o anda/günde, ilişkide bulunulan özne ve mekanda meydana gelen olayların kaydedildiği metindir. Öznelerin günde olanları anlama ve anlamlandırma durumları ise kendi biyolojik, psikolojik ve fiziksel durumlarıyla ilgilidir. Nitekim koca Rumeli parça parça olup yağmalanırken henüz bebek olan Nevhiz ‘büyüme telaşından başka gayesi olmayan mesut günler geçir’mektedir. Bu açıklamalar özellikle ihtiyarlık döneminde otobiyografi yazanların en başa dönme durumunda yaşanacaklara bir örnek şeklinde de algılanabilir. Babanın bütün azalarıyla yaşadığı ve hissettiği savaş, o günlerde bebek veya çocuk olan kişi/lerde benzer duygulanımlar ve ifadelerde yer al[a]mayacaktır. Dolayısıyla Nevhiz’in kendi otobiyografisini yazarken, ‘ben bebek iken çok karanlık günler yaşadım’ yerine ‘babanın kayıtları üzerinden bebeklik yıllarında çok ızdıraplı günler yaşamışız’ şeklinde mevcud durumu örneklendirmesi hakikate yakın bir ifade biçimidir. Bu anlamda günlük-hakikat ilişkisi kronolojik tesbitler ve duygulanımları ifade açısından otobiyografiden daha çok hakikate uyan zemine oturmaktadır. Bununla birlikte yaşanan andan kaynaklanan duygulanımların derecesi, mevcuttan uzaklaştıkça farklılaşacak, günlük üzerinden yapılan ikinci, üçüncü okumalarda da hafifleyerek anlamsızlaşacaktır.
Ahmet Nedim’i an’ı kaydetmeye zorlayan faktörlerden biri de gelecek nesillerin bu günlerden habersiz olacağı gerçeğidir. Buna razı olmayarak an ve duygu durumlarını kayıt altına alarak korumak ister. Yaşantı, duygulanım, kayıt bu bağlamda insanın sınırlı ve sonlu hayatını zamanlar ve duygular üstü zemine taşırken, yaşanmışlıklar üzerinden içiçe geçen büyük ve küçük hikayeler, kayıtla ‘sonsuz/ebedi’ bir tavır alışın ifadesi olurlar. Ahmet Nedim’de o günleri; ‘gören bed-bahtân-ı ümmetin nazarında o kadar büyük, o kadar müessirdir ki, bu azamet ve teessürün binde bir cüz’ünü sen idrak edebilsen’ diyerek kendi yaşanmışlık-duygulanım derecesinin hakkını veremeyecek gelecek neslin algısını kurgular. Gelecek neslin hayatında bu gibi acıları yaşamayacakları kurgusunun neden olduğu gıpta, bir başka açıdan da gelecekten ümitvar olmanın tezahürüdür. Mutlu gelecek bugün yaşanan sıkıntılara dayanma gücü verir. Her günün ‘yeni’ ve bir başka gün olduğu algısı insan psikolojisini olumlu etkiler. Bunlara rağmen her ne kadar kendini haklı gösterse de defterine yazdığı acıklı günler için kızından özür dilemeyi de ihmal etmez. Dönemsel olarak babanın kızından özür dilemesi, toplum hayatını düzenleyen sosyo-kültürel kodlarda bulunmamaktadır. Bu anlamda mevcut resmi erken modernleşme sürecinde şehir hayatında aile merkezli değişen çocuk algısı, çocuk merkezli bir dünya tasavvurunun ilk işaretleri olarak ifadelendirebiliriz.
YAZIM DİLİ VE DÖNEME AİT DÜŞÜNME-ALGI BİÇİMLERİ
Dil insanın evidir diyen Heidegger, insan ile hikaye arasında kurulan ilişkiye ait önemli ipuçları verir. Dilin kullanım şekli ve biçimi, aynı zamanda kişi-ben ve dönem bilgisi yanında, sosyo-toplumsal ilişki tarzları ve algı düzeylerini de aşikar eder. Böylece günlükte kullanılan dil ve oturan zemin üzerinden de ben tahlili yapmak mümkün olur.
Ahmet Nedim günlüğünü, bazen birinci şahıs, bazen diyalog bazen de olaylar konuşturularak yazmıştır. Nevhiz anne karnındayken bile dış dünyada yaşananları yazması ve ‘belki sen de mini mini kulaklarınla bunları duyuyorsun demesi’ hatıra-zihin-kayıt ilişkisine güzel bir örnektir. Ahmet Nedim burada kendi yaşadığı duygulanıma Nevhiz’i de ortak etmekte ve kendi ben/i üzerinden gelecek ben/i biçimlendirmektedir. ‘Doğum anı pek sıklaşan ve annende artık mecâl-i feryâd ve tahammül bırakmayan ağrılar, nihayet seni, saat alaturka tamam dörtte, dokuz aydır işgal ettiğin meşîme-i maderden çıkararak hayat-ı hariciye attı’ diyen Ahmet Nedim de ise hadiseye yapılan vurgu görülmektedir. Babanın Nevhiz ile kurduğu ilişki ise diyalog şeklindedir. Ne var ki mevcut durumda muhatabın/Nevhiz’in diyaloga katılımı mümkün olamayacağından bir resme bakar gibi düşündüklerini kağıda geçirir. Bu durumda da günlük diyalog gibi yazılmış bir nevi monolog olmaktadır. ‘Al sana bir hâdise daha!, dün geceden beri cereyan eden vaka, bir cilt teşkiline müsaittir’ diyen Ahmet Nedim ise Nevhiz ile konuşmaktadır. Daha konuşmasını bilmeyen çocuğun muhatap konumuna çıkartılarak yapılan söyleşi günlüğün kurgusal yönüne işaret eder. Bununla birlikte takvim kullanarak yapılan aktarımlar; tarihi gerçeklik, biyolojik gelişme ve toplum hayatının üst yapı-asker ailesi merkezli ekonomik, sosyal, kültürel yaşam tarzlarını, düşünme biçimlerini, tavır alışlarını da gösterir.
İlk günlerde heyecan ve telaştan uyuyamayan Ahmet Nedim, Nevhiz’in uykusunu ‘meleklerle zaman-ı hasbihâlin olmak üzere’ diye kaydeder. Burada uyuyamayan Ahmet Nedim, uyuyan ve fakat meleklerle sohbet eden Nevhiz’i benzer formda birleştirerek bir resmi tanımlamaktadır. Bir başka ifadeyle uykuyu başka düzlemde ‘sohbet’ formatından yeniden tanımlayarak kendi mevcut durumuna yakınlaştırmaktadır. Ne var ki düzlem farkının fail eksikliğine neden olduğunun da farkındadır ve sohbetin tek izleyeni olarak vakıayı; ‘kim bilir ne gibi esbab ile mini mini dudaklarında açan ezhâr-ı hande-nümâyı seyretmekle imrâr ederdim’ diye tanımlar. Burada Ahmet Nedim Nevhiz’in yaşadığı hal üzerinden zihnen mevcut anın dışına çıkar ve bu anın nasıllığını kendi algısına göre resimler. Aslında tek merkezli yaşanmışlık, çift taraf kullanılarak farklılaştırılmış, taraflar üzerinden resimlenerek anlatı zenginleştirilip, hakikate yaklaştırılmak istenmiştir. Taraflardan biri olan Nevhiz’in duruma endirekt katkısı ise, babanın zihinsel derinliğinin, yazı formunda aşikar olmasına vesile olmaktır. Günlüğün dili aynı düzlemde yaşadığı kabul edilen eşitler arası bir hitap tarzıdır. Bu durum Ahmet Nedim’in Nevhiz üzerinden kendi kendisiyle kurduğu anlatı dili olarak da tanımlanabilir. Bu eşitlemeyle geleneksel baba-çocuk ilişkisini anlatan ifadelerden uzaklaşılarak, toplumsal alanda yeni yeni revaç bulan modern kabullerdeki baba/arkadaş-çocuk ilişkisine doğru evrilmenin ilk örnekleri görmek mümkün olmuştur diyebiliriz
Günlüğün ana teması belli olduğundan kaydedilen her günde Nevhiz’e ait örnekler bulunur. Dolayısıyla büyüyerek sürekli farklılaşan Nevhiz’in bedenine dair anlatımlar oldukça fazladır. Mimikler üzerinden yapılan tasvirler günlüğü hem dil hem de görselliğin aktarımı açısından önemli hale getirirken, gözlem ve detaya dair bilgiler Ahmet Nedim’deki derinliği ortaya çıkartır. ‘Kaşların sanki gizli bir makine ile müteharrik gibi cildin muhît-i müsaadesi dahilinde serbestçe tebdîl-i şekl ü vaziyet ediyor, gözbebeklerin sence matlûb olan manayı ifhâm ile beraber bazen pek mükemmel bir şaşı taklidi yapmakta büyük bir kudret gösteriyor’ diye yazan Ahmet Nedim, mana-göz/kaş ilişkisinin en erken dönemden itibaren insanda mevcudiyetine dikkat çeker. Burnun yanakların, hele güzel ağzın o kadar hassas ve müteharrik ki, tasvir-i kalemle değil, ancak bir sinematografla mümkün olabilir! derken de mananın farklı formlarda ifadesinin, yazıdan daha çok hakikati aşikar edeceğini kabul etmektedir. Burada Osmanlı toplum hayatında yeni olan ‘fotoğraf ve daha sonra da sinemanın neden olduğu/olacağı algı ve değişimlere dair örnekler karşımıza çıkmaktadır diyebiliriz. Fotoğraf ve görsellik süreç içinde gittikçe gelişirken, manayı aksettirme yönü kuvvetlenmiş, kitleleri motive etme imkanı da artmıştır. Bununla birlikte manaya getirdiği dönemsel ‘kayıt’ yazının zamanlar üstü boyutunu etkileyememiştir. Aslında burada yaşanmışlık ve duygulanım olarak tam aktarılamayan an/dır. İnsan ‘bir an’ı anlatırken bir çok aktarım araçları kullanır. Yazı ve fotoğraf da bu araçlardan biridir. Aktarım araçları ‘an ve anlamın’ açığa çıkmasını, bilinir, görünür olmasını sağlamakla birlikte, an/a dair bütün detayları açığa çıkaramazlar. Nitekim Paul Klee portre üzerine düşünceler de; ‘bir çokları aynanın gerçeğini göremeyeceklerdir. Onlar benim yüzeyi yansıtmak için burada olmadığımı bilmeliler (çünkü bunu fotoğraf plakı da yapar) benim içe girmem gerek. Ben yüreğin içini yansıtıyorum. Sözcükler yazıyorum alına ve dudak köşelerine. Benim insan yüzlerim gerçek yüzlerden daha da gerçek’[20] satırları tam da bunu ifade etmektedir. Bu anlamda insan ve yaşanmışlıklarda ki ortak paydalar kadar, biricik olan da önemli ve bir noktada vazgeçilmezdir. Bu detay insan, insanî olan ve insan-hakikat ilişkisindeki bir/iciklik olarak da değerlendirilebilir.
Defterin dili oldukça akıcı hatta şiirsel anlatıya yakın olması açısından anlatımı güçlendirme, dilin sınırlarına yolculuk yanında, okumayı da keyifli hale getirmekte ve kolaylık sağlamaktadır. Hem nazmı hem de görsel malzemeyi bir metinde toplama başarısı gösteren önemli bir aktarımı karşımıza çıkarmaktadır.
Günlük yazımında dikkat çeken bir başka husus da kelimelerin dönemsel kullanma biçimlerine ait örneklerdir. Böylece anlamlarda yaşadığımız farklılık ve kaymaları gözlemleme imkanı bulabiliriz. Toplumsal alanda yaşanan sosyo-kültürel değişim ve değişime etki eden faktörler bu sürecin en önemli izlekleridir. İnsan ve hayat ise faktörel etkilerin öznesi olarak sürekli evrilmektedir. Bu süreci ve izlerini günlükten takip ettiğimizde konu daha iyi anlaşılabilir. Kadına yapılan hitaplar üzerinden bir örneklendirme yaparsak; anneler için ‘valide’, sınıfsal yakınlık ve komşuluk ilişkisi içindeki kişilerin hanımı tanıtılırken,‘haremî’, evde hizmet eden ve daha alt seviyedeki kadınlar için ‘Hanım’, kurumsal alanda hanım çalışanlar olarak tanımlayabileceğimiz kişiler için de, ‘kadın’ kelimesinin kullanıldığı görülmektedir. Bu ifadeler aynı zamanda cinsiyet–toplumsal alan algısı ve toplumsal alanda bulunma biçimlerine ait örnekleri de açığa çıkartmaktadır. İfadeler ‘saygı-mana’ açısından değerlendirildiğinde ise merkezden-uzağa doğru olumsuzlanarak eksilmeler olmaktadır diyebiliriz. Saygıya ve övgüye en layık olanlar biyolojik ve mekansal yakınlığın içindekiler olurken, sosyo-kültürel hiyerarşi anlayış ve kavrayış açısından diğerlerinden farklılığa dair vurgularla beslenir ve desteklenir. Bu anlamda saygı, merkez, merkeze yakınlık ve yakınlarla kurulan ilişki biçiminin sonucu elde edilen imkan durumları ve değerlendirilmesi gibi bir dizi unsuru da bünyesinde barındırmaktadır. Nitekim evde hanımının eğitimini bir türlü kavrayamayan sütnineye; ‘Kırım ineği gibi sütünden başka meziyeti olmayan bu kadınla geçinemeyeceğimiz anlaşıldı’ diyen Ahmet Nedim tam da dikkat çektiğimiz noktayı açığa çıkarmaktadır. Hitaplar sosyo-kültürel aktarımlar yanında toplumsal skalada hiyerarşik bir yapılanmayı da göstermektedir diyebiliriz. Günümüzde ise bireyselleşme ve demokratikleşmenin yaygınlaşması hitap dilini daha genel bir çerçeveye oturtmuş ve benzer şekilde kullanım tamamen ortadan kalkmıştır. Gelişme toplumsal-sınıfsal kullanım biçimlerindeki kırılmaları göstermesi bakımından da önemlidir. Bu anlamda dil, düşünme tarzlarının ifadesi yanında, düşünmeyi besleyen toplumsal, sosyal, psikolojik yaşanmışlıklara dair aktarımları da açığa çıkartmaktadır. İlaveten, bugün kullandığımız ‘sütanne’ tabirinin Osmanlı gündelik hayatında olmadığını görüyoruz. Anneyi biyolojik sentaks çerçevesinde değerlendiren Osmanlı algısı ve uygulaması, bu konudaki yardımcı hanımlar için ‘nine’ yani başka bir kelime kullanmaktadır. Nine toplumsal değerler skalasında saygı duyulan önemli bir yere sahip olmakla beraber anneden ayrı bir kişidir. İnsana ‘hizmet’ bağlamında saygı merkezli algı, ifadede yerini korurken, hakikat-nüans ilişkisini anlamlandırmada bir boşluk bırakılmamış olması önemli ve bir o kadar da dikkat çekicidir diyebiliriz.
Dönemsel-toplumsal izleklerin kod haritaları dilde yaşanan eksilmeleri de aşikar eder. Nitekim günümüzde deyim ve nazımdan uzak nesir yazımı yukarıda söylenenleri doğrular mahiyettedir. Günlüğü incelediğimizde Ahmet Nedim’in kırk küsür farklı benzetme kelimeleri kullandığını görmekteyiz. Bu kullanım biçimi metne derinlik ve zenginlik katarken, ben inşasının sosyo-kültürel kodlarını da karşımıza çıkarmaktadır. Aynı zamanda birey-aitlik ilişkisinin sosyo-kültürel verilerini oluşturmaktadır. Metin üzerinden örneklendirmek gerekirse; bir uzlaşı zemini bulamadıkları sütnine hakkında ‘perilerimiz barışmamıştı’ diye yazan Ahmet Nedim döneme ait sosyo-kültürel zemini ve sürekliliği göstermektedir. Günümüzde ise benzer durumunu ‘sizinle bir sinerji oluşturamadık’ sözüyle ifadelendirdiğimiz de, ise zemindeki kayma ve tarihsel-toplumsal süreklilikteki kırılma açığa çıkar. Bu anlamda dil sosyo-kültürel süreçlerin aidiyet ilişkisi içinde devamlılığını sağlayan önemli bir araç olmakla birlikte değişimden etkilenen zihinsel evrilmeleri gözlemleme imkanı da vermektedir.
Günlükte sıklıkla rastladığımız deyimler, toplum hayatında genel geçer olan kabuller, düşünme ve konuşma biçimlerine de dikkati çeker. Toplumsal skalanın her yerinde kullanılması ifade de zenginlik, derinlik ve yaygınlık, açısından önemlidir. Nevhiz’in fiziksel gelişimini yavaş bulan Ahmet Nedim bunu ‘yirmilik bir acıbadem kurabiyesi cirminde bulunan kırmızı yüzün ve kalın kabuklu Yafa portakalları gibi elbiseden tecerrüd ettikçe …’ şeklinde tarif eder. Etnik köken üzerinden yapılan benzetmeler de önemlidir. Anne sütüyle beslenen Nevhiz’in, sütün fazla geldiği durumlarda homurdanması ‘babalı Araplar’ olarak kayda geçer. Bu yaklaşımı günümüzden bakarak değerlendirdiğimizde ‘toplum hayatı-ötekilik’ bağlamında ele alabilir miyiz şeklinde bir soru zihnimize gelmektedir.[21] Sütninenin beyinin neden olduğu gerginlik ise; ‘Türklük damarı kabarmış, ayranı şişmiş, haremini almaya karar vermiş …’ ifadesiyle yazılır. Çok ileri yaşta vefat eden büyük büyük ninenin; ‘bütün kuva-yı tabîîyyenin inhizâl-i tedricîsiyle adeta yağı biten bir kandilin sönmesi gibi kendi kendine pek bariz bir zaaf içinde ufûl eden bu asır-dîde vücudu; yine kendisi gibi asır-dîde servilerin zalâl-i sükûn perverine tevdi ederken’ şeklindeki anlatılımı ise dile ait zenginlik ve manadaki derinliğin izlerini görebilmeyi mümkün kılar. Ayrıca günlükte 124 coğrafi mekan, 41 deyim, tanım bulunmaktadır. Bu durum günlüğün yazıldığı dönemdeki zihin-coğrafya/mekan ilişkisi ile bugün/okuyucuda zihin-coğrafya/mekan ilişkisi hakkındaki farklılaşmaları göstermesi açısından da önemli ipuçları vermektedir.
GÜNLÜĞÜN YAZILMA SAFHALARINDA AHMET NEDİM
Ahmet Nedim ‘senin zabt-ı vakayi-i hâtırâtın’ dediği günlüğünü, genelde evde ‘herkesin müstağrak-ı hâb olduğu saatlerde’ yazdığını ve sonunda da; ‘şu hâb-ı masûmun kadar saf ve pür-sükun bir hayat-ı saadet temenni eyle yavrum’ duasıyla bitirdiği anlaşılmaktadır. Burada kronolojik zaman ve mekandan bağımsız olarak işleyen insan hafızası anı kaydederken geleceğe de sıçrar ve bilinmeyene dair kaygı, dua konseptiyle olumlanır. Bu içiçe geçişlerin zamansal örüntülerinde Ahmet Nedim, kızının yanında olamayacağının farkındadır. Dolayısıyla insana dair kısıtlanmışlık, zamanla mukayyet yaşam bilinci, Ahmet Nedim’i dua formunda yaratıcıya yöneltmiştir.
Ahmet Nedim günlüğüne itina etmekle birlikte, büyüyünce edibe ve şair olmasını düşündüğü Nevhiz’in tashih yapılmadan çalakalem yazılan defterin bu halinden memnun olmayıp istihza gibi bir eser-i hiffet göstereceği kaygısını taşımaktadır. Bir nevi mükemmel gelecek, perişan hal üzerinden yaptığı bu çıkarsama çok da gerçeği yansıtmamaktadır. Nitekim defterin oğlu Vedat’ın yakın takibi yanında akraba meclislerini dolaşıp okunması çalakalem yazmayı engeller. O zaman Ahmet Nedim neden böyle bir duygulanım yaşamış ve kaydetmek ihtiyacı duymuştur? diye sorabiliriz. Günlükte yazılanların Nevhiz’in gündemi ve ilgi alanları açısından taşıdığı önem Ahmet Nedim tarafından tam olarak anlaşılamamakta ve bu konuda yaşanacak gerginlik yazım hataları üzerinden tolera edilmek istenmektedir diyebiliriz. Bu anlamda günlük her ne kadar Ahmet Nedim’in defteri hayatı olsa da, muhatap Nevhiz yani muhayyel gelecektir. Muhayyel karşısında hal hep eksik ve olumsuz, hal karşısında muhayyel iyi ve güzel olandır. Bu durum geleceğin zihinsel düzlemde algılanış biçimiyle de alakalıdır. İnsan mevcut duruma ait streslerini ümit yeteneğiyle aşarken geleceği de böyle kurgular. Ümit edebilmek insanın gün tasavvuruna da etki ederken, güne dair hadiselerin aktarım biçimi, kullanılan ifadeler ümid/gelecek algısına dair duygulanımı gösterir. Nitekim müslüman için geleceğin mutlak cennet olması da bu algının beslendiği, destek aldığı kanallardan birini göstermesi açısından önemlidir.
Nevhiz’i; ‘her gün, bilâ fasıla yazılmakla bitmeyecek bir nüsha-i kübrâ-yı hilkatsin kızım’ şeklinde tanımlayan Ahmet Nedim burada kayıt ile yazı malzemesine dönüşen ben/i açığa çıkarmaktadır. Ne var ki her günün yazılması hem özne/konu hem de yazan açısından sıkıntılı bir durumdur. Yazımda-farklı olanın aktarımı beklentisi ‘her gün/ün’ kaydıyla rutine düşme sıkıntısına neden olur. ‘Şu bir haftalık fasıla-ı tahrir esnasında şayan-ı kayd bir şey yok, şeklinde yapılan aktarım, tam da günlük ve rutin ilişkisini yaşayan Ahmet Nedim’e ait duygulanımı açığa çıkartmaktadır. Bunun yanında günde yaşanan sıkıntılar, meşakkatler, hastalıklar Ahmet Nedim’in yolculukları veya evde boş zamanlarımı imâte/öldürmek için bir müddettir devam etmekte olduğu ‘çerkes kuşağı’ imâlatı da günlük yazımında fasılalara neden olur. Bu anlamda günlük yazımı-rutin tehlikesi, bazen bilinçli, bazen de gündelik hayatın yeni gereksinimleri çerçevesinde yapılan düzenlemelerden kaynaklanan fasılalarla önlenmektedir diyebiliriz. Bu konuda yakında bulunanların motivasyonu da önemlidir. Ahmet Nedim’i ev halkı desteklerken, leyli okuyan oğlu Vedat; ‘Her hafta mektepten geldiği zaman defterinde merakla yeni kayıtları’ aramayı vazife edinir, bulamadığı zaman ‘infial ile bir hayli serzenişlerde’ bulunur.
Günlüğünde ki bir başka kayıtta ise yazdıklarını beğenmeyen Ahmet Nedim ile karşılaşmaktayız ‘son beş altı aylık kuyûdât-ı mazbutası o kadar basit ve muhakkak göründü ki, kendi kendimden utandım, sekiz on sahifelik yazı ile oyalanmış durmuşum!’ diyerek günlük-ben ilişkisinde ki rutinlik ve basitliğe dikkat çeker. ‘Bu böyle mi olmalıydı? hayır kızım işte sana söz veriyor, tecdid-i peymân ediyorum’ müsterih ol defterin bundan sonra ihmal edilmeyecek. Her gece olmasa bile mutlak fasılayı hasbihal bir haftayı geçmeyecek’ şeklinde verdiği söz ile de yazımın kalitesi ve tekrardan uzaklaşmada nüans ve detay bilgilerin gerektiğini açığa çıkartır. Aynileşme ve rutinlikten uzaklaşmaya dair yöntemlerden biri de insanın ‘kendi kendine verdiği sözler’dir. Davranışlarını değerlendiren insan problemli durumu ben/ini kuvvetlendirerek aşma yoluna gider. Ahmet Nedim’de bu yöntemi denemiş yazım-tekrar baskılanımını aşmanın yollarını aramıştır. Ayrıca problemin nedenlerini açıklama yoluna gitmesi mevcut durum ile ben arasına mesafe koyup, ben/e daha kuvvetli ve güzel bir geleceği gerçekleştirme imkanı kazandırma çabasıdır diyebiliriz. Bu davranma biçimi, insan-ben ilişkisinin önemli bir yönü olmasının yanında, sonuçları itibarıyla insan ve diğerleri ilişkisini etkiler, belirler. Ahmet Nedim burada kendisini anlayıp değerlendiremeyecek durumdaki Nevhiz’e söz verirken aslında kendine söz vermekte, kendi ben/ini olumlu davranışlar üzerinden aktiflemektedir.
Günlük yazımında hayatın aktifliği ile kaydın talep ettiği sakinlik sürekli çatışma, birbiriyle mücadele halindedir. ‘Sen kemal-i neşve ve sıhhatle dem-güzâr oluyor, ben de geceleri bermu’tâd Mektupçu Bey’le vakit geçiriyor, gündüzleri de vazife-i resmiyeden ihtilas edebildiğim zamanları propagandacılıkla geçiriyordum’ şeklinde yaşam tarzını aktaran Ahmet Nedim, aynı zamanda günlük yazımında yaşadığı sıkıntıları da aşikar etmektedir. Motivasyonunu ise oğlu Vedat’ın ısrarlı takibi ve ‘eğer son sütninen dün gece def edilmiş olmasa idi Vedat’ın bütün serzenişlerine rağmen yine yazamayacaktım’ şeklinde yaptığı açıklamada da görüldüğü gibi mevcut durumun baskısı sağlamaktadır. Bir başka ifadeyle günlükler, yaşanan flaş olayların kaydını kolaylaştıran metinlerdir. Bu durum günlüğün yaşananlara dair ‘seçki’ olmasını da normalleştirir.
Yazmak ‘vakit’ ile de ilişkilidir. Kaliteli bir yazı vaktine sahip olmak yazmanın temel faktörlerindendir. ‘Gece 10.30 dan sonra eline kalem alabilen, sabahleyin 6.30 ve 7’de Nevhiz ile birlikte yataktan kalkan Ahmet Nedim’in yazma vakti çok azdır. Evde bulunduğu akşam vakitlerini günlük yazımına ayıran Ahmet Nedim, bayram tatilinde de yazmak ister. Ne var ki ‘bayram münasebetiyle tevâli eden misafirlerden vakit’ bulamaz. Toplumda çok güçlü olarak yaşanan bayram-bayramlaşma geleneğinin farkında olan Ahmet Nedim’in; ‘bayram ziyaretleri pek muhtasar olursa da ben, defterinle müddet-i muâyedey-i temdîd etmek isterdim’ diye yazarak, toplumsal kabulün hilafına bir davranma biçimi gerçekleştirir. Bu durumu sosyal hayat-birey/ben ilişkisi veya toplumsal kabuller-ben ilişkisinin değişmesine dair taleplerin erken örnekleri olarak tanımlayabiliriz. Bir başka ifadeyle erken modernleşme öncesi toplumsal yapıda yaşanan gelenek-değişim aksına örnek olarak da düşünülebilir. Yazımı geciktiren durumlar hafifleyince;[22] ‘sen uyuduktan sonra da olsa geceleri birkaç saatlik zamanı tasarruf edip, bu geceden itibaren işe başlıyorum’ diye yazan Ahmet Nedim’de ise vakit-yazı ilişkisindeki sorunların çözümüyle yaşadığı sevinci görürüz.
Yazmak, bir çok sıkıntıyla içkin ve bazı hazırlıklar gerektirir. Yazıya başlamadan önce gerekli olan hazırlıklar kadar yazma aşaması da sıkıntılıdır. Ahmet Nedim günlük yazmaya karar verince önce; ‘Bir müddetçik hayalen oyalanır, sonra defterini çıkarır, kalem hokkayı hazırlar ve daha önceden yazdığı defterdeki son kuyudât-ı gözden geçiririm’ diyerek, insan-yazı ilişkisindeki ortak duygulanıma işaret eder. Bu anlamda bir dizi temel ‘gereklilikler’ içeren insan-yazı ilişkisi bu imkanlara sahip olmayanlarda zihin veya hayal düzeyinde kalırken, imkan sahipleri metin yazarları olurlar diyebiliriz.
Yazıma dair bir başka meşakkat ise; ‘defterinin bugünkü kuyudatı ancak senin evde bulunmamaklığın sayesinde vücuda gelebiliyor?’ şeklinde karşımıza çıkar. Burada Ahmet Nedim Nevhiz merkezli günlüğü, o olmadan yazma paradoksuna düşmektedir.’[23] Yazım gerekçesi bulunmadığı zamanlarda günlük yazılır mı veya nasıl yazılır? şeklinde aklımıza gelen soru ise başta söylediğimiz günlüğün Nevhiz merkezli ama Ahmet Nedim’in tasarruflarının kaydedildiği bir defter olduğunu ispatlar. Benzer bir durum da günlüğün dost ve ahbap meclislerinde okunması için evden dışarı çıkmasında görülür. ‘Kızım defterin, bir hafta kadar misafirliğe gitmişti. Evvelsi gün geldi. Ben de bugün zamanı müsait bulduğumdan, onu tekrar elime alarak hasbihâle başladım’ ama ‘maatteessüf, mütekellimi bî-nefsihî cinsinden olmadığından, müsafereti zamanına ait ahvâli zabt ve takrirden âciz’ diyerek içinde bulunduğu paradoksun farkında olduğunu aşikar eder.
Günlük yazımında yaşadığı uzun fasıllardan şikayet eden Ahmet Nedim; ‘yarın akşam devam ederim’ diye verdiği sözünü bile dokuz-on gün sonra ancak yerine getirince ileriye dönük olarak kaygılanır ve; ‘şaka maka Nevhiz bende kendimden ve verdiğim sözden korkmaya başladım acaba büyük bir azim ve niyetle başlamış olduğum şu ruznâme-i hayatın böyle böyle ileride mahkûm-ı nisyan ve akamet olup kalacak mı? demekten kendini alamaz. Burada mevcut durumdan yola çıkarak yapılan gelecek kurgusunun nasıllığına dair öngörüyü kronoloji/vakıa-zihin/vakıa bağlamında değerlendirebiliriz. Dış mekanda yaşananlar zihinde değerlendirilirken geleceğin tasarlanır, öngörülebilir hale gelmesi ve bu çıkarsama üzerinden mevcut durumun/bireyin yeniden tanımlanması hali söz konusudur. Başka bir ifadeyle geleceğin an perspektifinde görülebilir, bilinebilir, tasarlanabilir olması durumudur. Ayrıca günlük yazımlarının planlanmadan ve bir son yazım olmadan birden bire bitmesi de bundan kaynaklanmaktadır.
Ahmet Nedim için yazdığı günlüğün aile ve sosyal çevre tarafından nasıl algılanacağını merak konusudur. Nitekim kardeşinin ailesi tarafından okunmak için alınan günlük hakkında; ‘amcan defterin gittiği yerde pek ziyâde mazhar-ı hüsn-i kabul olduğunu söyledi…’ şeklinde verilen geri bildirim onu ziyadesiyle mutlu ederken, bu teveccühün nedenini ‘giden defter değil, senin mevcûdiyet-i mâ-neviyendir. Şu siyah ciltli evrakın içinde, iki senelik hayat-ı mevcudiyetinle sen yaşıyorsun. Çünkü ‘Edîb'in efrâd-ı ailesinden henüz seni görmemiş olanlar defter sayesinde şimdi seni derece-i kifâyede tanımış’ oldular, fakat kâğıt üzerinde’ diyerek bu tanımanın hakikatten uzak yönünü açıklama gereği duyar. Burada insan-tanıma ilişkisinde direk ve endirek yönleri görmekteyiz. Hakiki tanıma direk ilişkilerle mümkün iken buna imkan bulamayanlar öznenin ifadelendirildiği yazıları okumakla yetinmek durumunda kalırlar. Bir anlamda biyografi alanına da işaret edilen bu bilme-tanıma biçimleri insanın anlatıldığı, ilişkide bulunduğu her şeyin veri olarak kabul edilmesi şeklinde genişletilerek tanımanın olabildiğince hakikate yaklaştırılması hedeflenir. Bununla birlikte sosyal çevrenin defterden haberdar olması ve aşırı talepleri günlük yazımını gittikçe zora sokmaktadır. Bunu gidermek için günlüğü işyerine götürme gereği duyan Ahmet Nedim bu sefer de ‘ya bir meşguliyet veya sâir bir mania o vazifeyi bana unutturuyor. Aradan bir gün müruru ise, mes'eleyi bütün bütün mahkûm-ı nisyân ediyor’ diyerek yöntemin çözüm olmadığını kabul eder. Burada hadise/dış mekan, hafıza/iç mekan, kayıt/insan ait zaman, günlük-yazım ilişkisi içinde içiçe geçmiş birbirlerini etkileyen ve belirleyen alanlar karşımıza çıkar. Nitekim Ahmet Nedim; ‘senin o şâyân-ı zabt ve kayd hâllerin, saati saatine yazılmaya muhtaç’ kaydından sonra, ‘böyle olmayacak Nevhîz; defterini yine eve götüreceğim ve mümkün olduğu kadar kayd-ı mahsûsata çalışacağım’ diyerek hadise ve metin arasında ki mesafenin kısa tutulmasının gerekliliğine dikkat çeker.
Bu arada Nevhiz büyümüş, gündelik hayatı meşgul eden hadiseler çoğalırken, doğuya, güneye uzun seyahatler yapmak zorunda kalan Ahmet Nedim, hem Nevhiz hem de defterden uzak kalmıştır. Kendi evde olmadığı zamanları Vedat’tan yazmasını rica eder ama düşündüğü performansı bulamaz.[24]‘Defterinin en hararetli bir müdafii olan Vedat’ın-o kadar heveskâr-ı tahrîr gözüktüğü hâlde- bu derecelerde teseyyübü şâyân-ı hayret değil mi Nevhîz?’ diyerek yaptığı tahlili ve edindiği tecrübe, günlük yazımında bir sonraki adımı belirleme imkanı sağlayarak mevcut durumun sıkıntısını hafifletir. ‘Bu tecrübe benim için çok iyi oldu. Vedat'ın, ‘Yazmıyorsun! yakazası kesildi, artık hiç, ama hiç sormuyor!’ diyerek gerginlik alanını kendi lehine çevirir. Burada yaptığı tahlil/aklamayla ile Ahmet Nedim ben/ini mevcut durumun problemli halinden uzaklaştırmaktadır. Oysa Vedat’ta benzer özelliklere sahip, yazımı gerçekleştirecek potansiyeldedir. O zaman neden günlük yazımında bu problemler yaşanmıştır? sorusunu, insan aidiyet ilişkisinin biricikliği ve günlükteki ben/in, en yakın ilişkideki kişiyle de olsa yer değiştirilemez şeklinde cevaplandırabiliriz. Yazım dili, gözlem, söylem de kişi-yazı ilişkisinde ki özel durumları göstermektedir. Dolayısıyla günlük yazımında yazan değiştirilemez.
Günlük ve periyot ilişkisi de birbirini etkileyen, belirleyen ve motive eden konumdadır. Bu süreklilikte yaşanan sıkıntılar yazımı olumsuz etkiler. Ahmet Nedim buna benzer bir problemi; ‘Sevgili Nevhîz, altı yedi ay hiçbir şey yazamadığım defterin, bugün bir yığın sermayesi var. Bunları sırasıyla defterine geçirmek hem çok düşünmeye, hem de çok zamana mütevakkıf… baban için maatteessüf ne öyle uzunca düşünmeye, ne de öyle genişçe bir zaman-ı müsaide imkân var!’ diyerek açığa çıkartır. Dolayısıyla süreklilikte yaşanan problem, hem günlük içeriğinin gerçeğe yakın şekillenmesinde hem de yazıma dair motivasyonda etkili olmaktadır. Düşünsel anlamda çözüm gerçekleştirilmekle beraber gündelik hayatın işleyişi her zaman bu imkanı sağlamamakta ve meşakkat günlük yazımının periyodik akışını engellemektedir.
Günde olanlar bilinemeyeceği için de muhal bir yazım hadisesidir. Sık sık ev, işyeri ve ahbaplar arasında dolaşan defter, yazım ve serencamı hakkında bilgi vermektedir. Yirmi beş gün ara verdikten sonra yazmak için eline kalem alan Ahmet Nedim; ‘Nereden başlamalı, senden mi, yoksa Vahit'ten/dayı mı?’ diye sıkıntısını aşikar ederken dayının vefatı, önceliği belirler. Bu anlamda flaş hadiseler yazımda ilk sıraya geçerken, yaşanan süreci anlatacak konuların önüne geçmekte veya onları ötelemektedir. Hayat-aidiyet ilişkisindeki güçlü bağ kayıplarla sarsıntı geçirirken, insanın yaşadığı çaresizlik yazıyla tolere edilmekte, ben ayakta tutulmaya çalışılmaktadır.
Günlükte aile, yakın çevre[25],siyasi yapı ve İstanbul hayatına ait önemli aktarımlar da bulunmaktadır. Özellikle savaş ve vefat haberlerinin deftere kaydedilmesinde gerginlik yaşayan Ahmet Nedim ‘bu son günlerin vakayii sana ait değilse de, yine defterinde bir mevki işgal edecek kadar münâsebettâr’ diyerek kayıt-önem ilişkisi üzerinden kendini olumlar. Ahmet Nedim’in defterine yaptığı; ‘İstanbul'dan gaybubetim esnasında, bîçare İlhan'ın vefatı gibi hüzn-âver hadiseler olduğu gibi ‘amcan Fikri'nin nişanlanması gibi bâdî-i sürür ve inbisat’ şeklindeki kayıt, bu konuya örnek gösterilebilir. Ayrıca ‘Cemiyetlerini hitâm-ı harbe ta'lik edilen çift, ‘şimdi saf ve tatlı bir muaşaka-i meşruanın neşve-i mestî-bahşı içinde dem-güzârdırlar’ diyerek döneme ait sosyal hayat, kadın erkek ilişkisi ve meşruiyet temellerine yaptığı vurguyu açığa çıkartır. Bu durumda Ahmet Nedim hayat/insan ve ilişki biçimlerinin nasıllığında ‘kanuna/şeriata’ uygunluk önemli olmakta, ben algısı da bu ölçüler çerçevesinde biçimlenmektedir diyebiliriz.
Hüzünlü bir hikaye olan vefatın, sürekli neş’e ve sevincin kaynağı olan Nevhiz’in günlüğünde bulunmasında da gerginlik yaşanır. Ne var ki hayat neşe ve hüznün içiçe yaşandığı hadisler bütünüdür. Dolayısıyla hayata dair kayıtların bulunduğu defterde önemine binaen vefat haberleri de bulunmalıdır. Burada ben/e ait duygulanımı öteleyemeyen, bundan vazgeçemeyen Ahmet Nedim’in bir anlamda vefat ile insanın güç yetiremeyeceği mevcut durum karşısında yaşadığı eksilmeyi kaydederek hayatiyet kazandırma çabası görülmektedir. Nitekim; ‘senin çocukların da, ilk ders-i hamiyet ve fedâkârîyi kendi büyük dayılarının menâkıb-ı kahramanîsinden alabilsin’ şeklinde torunları üzerinden yaptığı kurgu ile, kaybolmasına razı olunamayan bugün, geleceğe taşınmakta bir nevi hayatiyete ait süreklilik korunmaktadır. Bir anlamda insan-varolma ilişkisini geren yokluk algısı da, bu şekilde tolere edilmeye çalışılmaktadır diyebiliriz.
GÜNDELİK HAYAT VE AHMET NEDİM İLİŞKİSİ
            Goethe ben/i zamanın bir sembolü olarak kabul eder. İnsanın gelişimini bitkinin büyümesiyle benzeştirir ve bu süreci besleyen alana da tarihi koyar. İnsan belirli bir yer ve zamanda ,- bir savaş ortamı, köy, şehir- dünyaya gelir ve bu içine doğduğu dış dünya kişiyi etkiler.[26] Bu açıklamalar ışığında günlüğe baktığımızda; o yıllarda ülkede hem siyasi hem de sosyal hayatta ciddi sıkıntılar yaşanmaktadır. ‘Bizi her gün heyecanlar içinde yüzdüren koca bir ay! ve 21 Temmuzda 330[3 Ağustosta 1914] yine resmen ve umumen seferberlik ilân edildi, diye kaydeden Ahmet Nedim devamında ‘bizim vazife-i resmîye de bittabi arttı. Cuma günleri de daireye devam olunuyor. Bayramımız yalnız bir güne münhasır kalmıştı’ diye yazarak olağanüstü halin, kurum ve gündelik hayata etkisini açığa çıkartır. [27] Memlekette yaşanan sıkıntılı günlerde kendi olumlu şartlarından dolayı vicdan azabı duyan Ahmet Nedim kış soğuğunda ölen askerleri de[28] ‘vazife kurbanı’ olarak tanımlar. Burada toplumsal travmatik durumların, insan psikolojisinde neden olduğu tahribat yanında ‘vatan savunması-şehitlik’ algısının değişimi ve geleneksel/dini algıda yaşanan kırılma açığa çıkmaktadır. Uzun süren savaş ve yaşanan kayıplar Ahmet Nedim’de; ‘acaba bir sulh-i müebbede inkilâbını insaniyet görecek mi, yoksa hükümetlerin meşru addettikleri kıyâm, haşre kadar sürecek bir serbestî-i mukâtele-i beşer mi!’ olacak şeklinde geleceğin umutsuzluk üzerinden kurgulamasına neden olur. Mevcut duruma ait baskılanımdan kaynaklanan bu durum, tüm zamanlar için mükemmel gelecek algısını da izale eder. Oysa mükemmel gelecek tasavvuru, yukarıda da geçtiği gibi insan ben/inin olumlu anlamda inşasında etkilidir. Burada paradoks gibi gözüken durum, yaşanmışlık-anlam ilişkisindeki derin kırılmaya işaret etmektedir.
            Bir başka açıdan ise savaş ve barışın ‘müebbet’lik formunda kabulü yaşanmışlık-zihinsel akış bağlamında değerlendirildiğinde imkan dahilinde olurken, tarih-toplumsal düzenlenmeler bağlamında mümkün değildir. Nitekim Ahmet Nedim bu sorunun cevabını gelecek neslin de veremeyeceğini Nevhiz ve torunları üzerinden örneklendirirken kendisinin bildiğini de aşikar etmektedir. Dolayısıyla durumun yaşanmışlık-travma bağlamında ele alınması daha doğru olmaktadır. ‘Öyle felâketli bir an-ı tarihîde bulunuyoruz ki, ihtimal bu elîm eyyâm-ı ömrümüz bile ‘Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer! tahassuratına bir zemin-i müsaid teşkil edecek!’ demekten de geri durmayan Ahmet Nedim, yaşanmışlık-duygulanım ilişkisinin an ve gelecek perspektifinde neden olduğu/cağı anlamı açığa çıkarmaktadır. Duygulanımın anlam-yoğun derecesi yaşanan anda içkinken, an ile araya konan mesafe uzadıkça anlam da değişmekte hatta tamamen farklılaşmaktadır. ‘Öyle felâketli bir an-ı tarihîde bulunuyoruz ki’ diyerek an-anlam yoğunluk derecesini ifade etmeye çalışan Ahmet Nedim ‘zaman olur ki hayali cihan değer’ sözüyle de geleceği an-anlam ilişkisi açısından kurgulayarak duygulanımı hafifletmekte, hakikati-hayale dönüştürmektedir. Bir anlamda kurguda yaşanan eksilmelere dair örtük bir hayıflanma ve insanın yaşanmışlık-aidiyet-kayıp ilişkisi karşısında çaresizliğini açığa çıkartır. Acı-travma ilişkisiyle zaman-hatıra ilişkisi arasında ki bu paradoksal durum hadiselerin metin olarak kaydında da söz konusudur. Bir anlamda hayat/hatıra-hayal veya hayat-hatıra-sanal ilişki olarak da düşünülebilir (mi).
            Tarih, zaten gavâil ve vakayiin hazine-i mahfûzâtıdır diyen Ahmet Nedim günlüğün yazıldığı 1912-1916’da ülkenin yaşadığı kargaşa halini tanımlar. Siyasi ahvali ‘hükümet ve mevcudiyetimiz serâpâ bir mecmua-i vuku‘attır diye tanımlarken, ‘her an bir vaka-i tarihîyenin şahid-i ıztırarîsi olmak pek tabî bîr haldir’ diyerek de, gündelik hayat-siyasi kargaşa ilişkisinin dönemsel tarzını resimler. Hem Sadrazam hem de Harbiye Nazırı olan Mahmut Şevket Paşa’nın suikaste kurban gitmesi toplumda geniş aksülameller meydana getirirken, lehte ve aleyhte bir çok söz söylenmektedir. Ahmet Nedim ise ‘Allah taksiratını affetsin’ demekten başka bir söz yazmaması; ölünün arkasından dua edilmesi ve kötü konuşulmaması kabulü üzerine inşa edilen bir kimlik yanında, resmi kurum çalışanı olduğunu da akla getirmektedir. ‘Dört beş senelik Meşrutiyetimizde fırkaların programlarında böyle adam öldürmek de var olduğu birçok emsaliyle tebeyyün etti’ diyerek yaşananlara ince bir dokundurma yaparak yeni dönemden hoşnutsuzluğunu[29] rahmetli büyük ninesi üzerinden şöyle örneklendirir. ‘Yaşa yaşa gör temaşa’ diyen eski nesil bazen böyle ahvâl-i fevkalâdeye karşı irad-ı mütalaadan hazzederdi’ diyerek mevcut durumu geçmiş, hal ve gelecek üzerinden okur. Biz idare etmekten anlamıyoruz diye kendi jenerasyonunun siyaset biçimini olumsuzlayan Ahmet Nedim, ‘bu memleketi idare edecekler belki kızım sizin elleriniz olacaktır’ diyerek gelecek günlere atıfta bulunur. Güçlü bir siyaset geleneğine sahip olan Osmanlı’nın siyasetten anlamıyoruz şeklinde tanımlanması değişen siyaset biçimini karşımıza çıkartır. Yeni siyaset tarzı kurumsal ve sektörel yapıların da değişmesi anlamına gelmektedir ki bunu eski kurumsal ilişki ve davranma biçimi sahipleri yapamaz. Burada mevcut durumdan yola çıkarak gelecek kurgusu yapılmaktadır. İsabet etme oranı ise mevcut durumu doğru okuma ve ön kabullerine ait kodlara vakıf olmakla mümkün olabilir. Ahmet Nedim’in asker-siyasi yapı içinde yer alması fikirlerindeki isabeti de belirlemiş olabilir diyebiliriz.
AİLE VE SOSYAL ÇEVRE
Ahmet Nedim İstanbul Süleymaniye’de bir konakta oturmakta, komşusu Mektupçu Ali Bey ile aynı dairede çalışmaktadır. Hane halkı, anne, mekteb-i sultanide leyli okuyan Vedat[30], ev işleriyle ilgilenen Şükran[31], Bahşayiş[32] ve aileye yeni katılan Nevhiz’den ibarettir. Ahmet Nedim’in babası, annesi Kuruçeşme’de, annenin teyzesi Beşiktaş’da oturmaktadır. ‘Evvelsi Cuma günü, kandil olmak münasebetiyle benim Kuruçeşme ve Beşiktaş’a azimetim’ diyen Ahmet Nedim’den her hafta bu iki aileyi ziyaret ettiği anlaşılmaktadır. Ailenin iki çocuğunun olması dönem aile-çocuk kabülü açısından modern bir duruştur. Nitekim Nevhiz ve Vedat Nedim üzerinden yapılan tanımlamalar da bu durum açıkca görülür. Ebeveyn olarak Nevhiz’de üzmemeyi merkeze koyan aile, Vedat Nedim’i de ‘oğul olmaktan ziyâde bir arkadaş gibi[33] değerlendirmektedir.
Nevhiz’in aileye gelmesiyle yaşanan en temel hareketlilik ‘sütnine’ arayışıdır. Ahmet Nedim’in itinalı kayıtlarından da anlaşıldığı gibi Nevhiz’in komşu mektupçu Ali Bey’in eşi de dahil olmak üzere tam altı sütninesi olur. ‘Bizde bir çok nevâkısımız gibi henüz bir hizmetkârân idaresi de bulunmadığından böyle sütnine ihtiyaçları, kolcu kadınları, hamam ustaları vasıtasıyla temin olunabiliyor.[34]aradık aradık nihayet bulduk’ diye yazan Ahmet Nedim hem bu konuda yaşadıkları sıkıntıyı hem de kurumsal örgütlenme eksikliğine dikkat çeker. Toplum hayatı değişmeden yeni bir kurumsal yapı olamayacağının farkında olan Ahmet Nedim neden böyle bir açıklama gereği duymuştur diye sorduğumuzda, Batı tarzı sosyal hayata dair yazılar ve tecrübe aktarımlarının burada etkili olduğunu düşünebiliriz. Nitekim kolcu kadını ‘bir dudağı yerde bir dudağı gökte tarif-i meşhûruna mâ-sadak kart ve kuzgunî bir Arap karısı olan Hatice Kadın’ şeklinde tarif ederken hem mevcut durumdan hoşnutsuzluğunu, hem de etnik köken üzerinden yapılan olumsuzlama karşımıza çıkar. Burada Osmanlının etnik köken açısından farklı kimliklerin bir arada yaşadığı toplumsal–gündelik hayat yapısına rağmen sosyo-kültürel kodlarda etnik aidiyetlere yüklenen değer-anlam skalasındaki olumsuzlama dikkat çekicidir. Sütninelik kurumu ise; yeni çocuğu olmuş ve fakat geçim sıkıntısı çeken annelerin çocuklarını bırakarak başka evlerde istihdamı şeklinde çalışmaktadır. Annelerin birkaç günlük/aylıkken çocuklarından ayrılması travmatik bir durumdur. Nitekim problemin ahlaki-vicdani yönünün farkında olan Ahmet Nedim ‘evlat sahibi annenin çocuğunu düşünmesi pek tabiîdir ancak biz de seni düşünmek mecburiyetindeyiz’ diyerek mevcut durumu kendi ben/i üzerinden meşrulaştırır. Her sütninenin tebdili hekim ve kolcu parası gibi bir takım zaid mesârifle bize oldukça pahalıya mal oluyor. Açıktan bir ve bazen bir buçuk lira gidiyor. Bakalım bu masrafları sen nasıl tediye/ödeme edeceksin?’ kaydı ise hayatın ekonomik yönünün gelecek bağlamında kurgulanmasına güzel bir örnektir.
KENT VE KAMUSAL ALAN AÇILIMLARI
            Ülkedeki sıkıntılı günlere rağmen gündelik hayat da kendi akışında devam etmektedir. Kent hayatındaki yenilikler, iyileştirilmeler sosyal hayatı rahatlatmakta, renklendirmektedir. Ahmet Nedim; ‘Geçen gün artık Şehzadebaşı’na da elektrikli tramvay işlemeye başladığından annen havanın letafetinden bi’l-istifade seni Gülhane parkına götürmüş’[35] diye günlüğüne düştüğü kayıtla İstanbul’da ki bu değişiklikleri haber vermektedir. ‘İstanbul’umuzda umumun tenezzühüne müsait büyük ve umumi bir bahçe yoktu. Beyoğlu’ndaki Tepebaşı ve Taksim bahçelerinden ise avâmımız ve alelhusus kadınlarımız hiç istifade edemiyordu’ diye yazan Ahmet Nedim şehirdeki dış mekan alanlarına dair talebi de açığa çıkarmaktadır. ‘Salı günü Şehremânetince haftada bir gün parkın yalnız kadın ve kız mekteplerine hasrı hakkında verilen kararın ilk yevm-i tatbiki olması hasebiyle yine annenle parkta vakit geçirdin’ kaydı ise dönemin gündelik hayat pratiğini açığa çıkartan önemli bir veridir. Bu anlamda günlüklerde kentte ki resmi değişikler yer alırken, birey ve toplum hayatında yaşanan duygulanım da açığa çıkmaktadır. Dolayısıyla kentsel dokunun değişmesi için sirküle edilen resmi evrakların donuk yüzü günlüklerdeki birey hayatıyla izale edilmektedir.[36] Ayrıca uygulamanın bireyin hayatına getirdiği farklılık ve bunun neden olacağı sosyo-kültürel ve toplumsal değişmelerin ipuçları, ilk halleri izlenebilir[37]. Dolayısıyla günlükte yazılan dış mekana dair yenilikler birey algısı ve davranma biçimlerinde ki değişimleri açığa çıkartacağından otobiyografinin de yararlanacağı veriler olmaktadır.
            Ahmet Nedim’in; ‘Dün İstanbul’un ( 31 Mayıs 330-13 Haziran 1914 cumartesi) yevm-i fethi nâmına, ilk defa olarak oldukça mutantan ve muazzam bir infial/tören icra olundu. Ayasofya’dan Cuma namazını müteakib hareket eden büyük bir heyet, tertibât-ı mahsûsası dairesinde Fatih’in türbesini ziyaret ve orada bir çok nutuklar iradıyla halka, tarihi günlerin tecdid-i hatıratı lüzumuna ve görülen felaketlerin ancak hiss-i gayz ve intikam ile cebr ve telafisi mümkün olabileceğine dair bir şeyler telkin etmek istedi…’ şeklinde defterine düştüğü kayıt, yaşanan acılı günlerin hüznünü ve toprak kayıplarının neden olduğu travmayı tolere etme çabasını göstermektedir.[38] Sürekli kaybeden psikolojisi içinde ki toplum fetih törenleriyle moral bulmakta, yeniden toparlanmaktadır. Durkheim toplumsal bellekte yaşayan ortak amaçlara ulaşmanın ve kimi toplumsal sorunların çözülmesinin yollarından birini, bu ideallerin, en iyi anlaşılmayı mümkün kılabilecek ve bir toplumsal dayanışma ile uzlaşmanın ifadesi olan ortak simgelerin kullanıldığı kitle merasimleriyle canlı tutulmalarında görür.[39] Tören-hakikat ilişkisinde ki mesafe, hadise-yazım ilişkisine benzer. Ben inşasında aidiyetlik/kültürel kod açısından zemini olmasına rağmen, mevcut durumda ki ifadesi bir beden büyük elbise gibidir diyebiliriz. Bununla birlikte törenlerden çok memnun olan Ahmet Nedim ‘İnşallah bu muazzam ihtifalin kadınlarımızın da iştirak edeceği bir misal-i müstakbeline sen pişvâ/başkan olur da Nevhiz, babanın şu bir iki satırlık hatıra-i müşahedatını vereceğin nutka zemin ittihaz edersin!’[40] satırları zihindeki gelecek an kurgusuna yapılan atıftır. Kadın üzerinden yapılan kurgu ise gelecek-modern ilişkisiyle içkin toplum hayatı tahayyülünü açığa çıkarmaktadır.
Nevin Meriç 15.7.2011


[1] ‘Geçenlerde ‘içini dökme yazın’ı diye bir şeyler düşünmüştüm. Bunun üzerinde gene düşünmeliyim. Neler yapabileceğimi, ne gibi noktaların bana yararlı olabileceğini… Orhan Duru (5.8.1958/5.11.1958/URFA/yayımlanmamış günlük), Günlük Türk Dili, 12/127 (Nisan 1962), s, 622
[2] Selahattin Batu, ‘Günlük’, Türk Dili, 12/127 (Nisan 1962), s, 607
[3] Salah Birsel, ‘Günlük Türk Dili, 12/127 (Nisan 1962), s, 615
[4] Bir gün bu günlükleri okuyan biri çıkarsa, kendimi onlara nasıl göstermek istiyorsam öyle yazmıştım. Böylece yazdıklarımdan gıcık kaptım ve defterdeki yazıları imha ettim. Rasim Özdenören., Yazı, İmge ve Gerçeklik, İz Yayınları, İstanbul 2006 , 2b, s, 55
[5] Talat S. Halman, “Yaşadıkça Yazılan”, Türk Dili, 12/127 (Nisan 1962), s, 437
[6] J.Peter Eckermann, Goethe İle Konuşmalar II, çev, Erdinç Yücel, Hece Yayınları, İstanbul 2004, s. 11
[7] Ayşe Kilimci , “Türkiye Seninle Gurur Duyuyor, Kızlar ve Babaları, Gökhan Yavuz Demir, Alper Kanca (haz) Paradigma Yayınları, İstanbul 2011, s, 226.
[8] Duru, agm, s, 620
[9] ‘Ben de emin ol, senin bütün edepsizliklerini deftere yazarım! Ve hele bir kere o bitmez tükenmez arsızlıklarını anlatmaya başlayacak olursam, yazacak pek çok sermâye de bulurum! Ahmet Nedim (Tör), Nevhiz’in Günlüğü ‘Defter-i Hatırat’ , YKY, İstanbul 2008, b2, s, 175
[10] Memet Fuat, Türk Dili, 12/127 (Nisan 1962), s, 434
[11] Cavid Yalçın’ın ‘Şiar’ın Defteri’ isimli eserinde 1924 yılında doğan oğlunun ilk yıllarına ait günlükleri görmekteyiz. Ne var ki dergide birkaç sayfalık iktibasın olması defteri inceleyip karşılaştırma yapma imkanı verememektedir. Çocukların ilk yıllarını anlatan günlük yazım literatürüne önemli katkı sağlamakla birlikte kronolojide Nevhiz’den daha geç bir yazımdır. Mehmed Cavid Yalçın, ‘Şiar’ın Defteri’, Muradiye Dergisi, 5/20 (Güz 2009) s.111-123.
[12] Nevhiz’in günlüğünün ilk halini görmek için yaptığımız çalışmalar neticesinde ‘editör M Sabri Koz tarafından defterin henüz ailede olduğu ve bir kütüphaneye bağışlanmadığı bilgisine ulaşılmıştır.
[13] Turakeş İsmâil Hakkı Altunbezer (1873-1946)’in kızının günlüğü Turkuaz Sahaf Nejat İşler’de bulunmaktadır. Bir Mirasın Tevarüsü / 30. Ölüm yıldönümünde M. Seyfettin Özege, Emin Nedret İşli, 09 Mayıs 2011 http://www.bisav.org.tr/merkez.aspx? module=yuvarlakmasaayrinti&turid=10&dizi=0&menuID=8_9_10&merkezid=9&yuvarlakmasaid=717
[14] (1871-1947) uzun yıllar Harbiye Nezareti´nde askeri memurluk ve bir süre müsteşar yardımcılığı görevinde bulundu. Balkan ve Çanakkale savaşları sırasında halkı ve orduyu yüreklendiren, yurt sevgisini ayakta tutan manzumeler, düzyazılar kaleme alarak birçoğu imzasız, bazıları birkaç kez basılan ve çoğu ücretsiz dağıtılan kitapçıklar yayımladı. Müslümanlara mahsus kurtuluş yolu (1913), Tatlı ümitler, acı sözler (1913), Türk´ün destanı (1914), Cenk destanı (1915).A.Nedim, a.g.e, s 154. Ayrıca Seyfettin Özege, Eski harflerle basilmiş Türkçe eserler Katalogu, (DİA), c. I (İstanbul 1991), s.149
[15] Ahmet Nedim’in duasının kabul olduğu günlüğün basılması ve biyografi atölyesinde tetkik edilen uygulanma biçiminden de çıkartılabilir
[16] Ahmet Nedim’in günlüğünde ‘Nevhiz’in rûznâme-i hayatı’ şeklinde kullanımı isimlendirmeyi değil, temayı göstermektedir.
[17] Kucağımda bulunduğun sırada en büyük meşgalen veya eğlencen sakalımı, bıyığımı bu zarif ve dilber tarakla karıştırmak olur. Bilir misin bu itiyadın beni ne kadar zevk-yâb eder.A. Nedim, a.g.e., s. 55.
[18] Ahmet Nedim günlük yazımına istemediği halde uzun fasılalar vermek zorunda kalınca ‘şaka maka Nevhiz bende kendimden ve verdiğim sözden korkmaya başladım acaba büyük bir azim ve niyetle başlamış olduğum şu ruznâme-i hayatın böyle böyle ileride mahkûm-ı nisyan ve akamet olup kalacak mı? ... demekten kendini alamaz. A. Nedim, a.g.e., s. 135.
[19] Nitekim dönemin gazeteleri, ‘Kağıthane, Göksu ve Sarıyer dereleriyle diğer mevâkideki bütün köprüler, bütün yollar mehv ü harab olarak …’ diye sellerden hasıl olan hasaratı yazmakla bitiremezler. A. Nedim, a.g.e., s. 105.
[20]Paul Klee, Türk Dili, 12/127 (Nisan 1962), s. 454.
[21] Özellikle 1908 sonrasında gelişen siyasi olaylar milliyetçi bir edebiyat jargonunu beslemiş 20 yüzyılın başlarından itibaren de Modern Türk Edebiyatında bu şekilde yorumlar görülmeye başlamıştır. Abdullah Şengül, “ Edebiyatta Ötekilik Meselesi ve Türk Edebiyatında Öteki, Karadeniz Araştırmaları, sy 15 (Güz 2007), s. 107
[22]Sevgili kızım; sana verdiğim vaad-i mükerrere  rağmen, defterin, işte bir buçuk aydır mühmel kaldı. Bu teehhürün başlıca sebebi, benim, şu aralık matbuat ve matbaalarla fazlaca iştigalim oldu. Gazeteler Ne Diyor? ismindeki üçüncü kitapla îzci Türküsü-Ah Rumeli ve Türk'ün Destanı nâm manzumelerin tab ve tevzii ve icrâât-ı askeriyeye müteallik yazılan bazı makalelerin gazetelerle neşri gibi birtakım meşagil-i husûsîye ve nim-resmîye beni, seninle hasbihâlden uzunca müddet mahrum bıraktı. S154 Mektupçu Bey köşkünü nakledip, Tatlı Ümitler, Acı Sözler namını verdiğimiz bizim ikinci kitap basıldı. Bir takım gazete maktualarından ibaret olan üçüncü kitabının da hazırlanmasıyla…, A. Nedim, a.g.e., s. 154.
[23]Nitekim, kızım, Annen seni bayram ziyareti olarak Mektupçu Bey'e götürdü ve sen altı günden beri Acıbadem'desin. A. Nedim, a.g.e., s. 155.
[24] Gaybubetten sonra avdet ettiğim zaman, defterinin ancak iki sahifelik yerini karalanmış buldum!.. Hattâ, o kadar hararetle yazdığı parçanın tarihi bile yoktu. Düşman Arıburnu'ndan çekilmiş, fakat ne zaman? Bu mühim hâdisenin tarihini ihmâl ettiği gibi, defterin sahife numerolarını bile yazmamış. A. Nedim, a.g.e., s. 211.
[25]Tamam on gün evvel, büyük amcan Edîb, On Birinci Fırka Kumandanlığı'na me'mûriyetle Anadolu'ya gitti. A. Nedim, a.g.e., s. 217.’
[26] Şerife Doğan, “Otobiyografi ve Anı Korelasyonunda Anlatıcı ve Protagonist Özdeşliği Üzerine”, H.Ü.E.F.D, sy 10/1(Temmuz 1993), s. 105-114.
[27] Balkan Harbi'ni müteakiben meydana gelen ahvalden dolayı memuriyetlerin boşalması yüzünden Dahiliye Nezareti Evrak Kalemi'nin idare edilememesi üzerine mezkur kaleme kadro sağlanması lüzumu. BOA, DH.İ.UM.EK. 113/31, 13/Ş /1337.
[28] Çatalca pişgahında Bolayır önlerinde kim bilir ne kadar efrad-ı askeriye birer vazife kurbanı olarak nöbet yerlerinde donmaktadır. Esasen bir felaket-i mahza olan harp böyle kış günlerinde pek elim bir fecia oluyor,soğuktan yok yere mahvolup gidiyorlar. A. Nedim, a.g.e.,s. 33.
[29]Teali-i vatan hiss-i fedâkâriyle çalışması gereken fırkaların, siyaset kurumun ihtirasıyla yüreklerde hissiyât-ı necibeyi köreltiyor diyen Ahmet Nedim siyaset yapanların toplumda neden olduğu inkirazlardan habersiz olduklarını ve düşüşün şiddetini azaltacak lider eksikliğinin de bulunduğuna dikkat çeker. A. Nedim, a.g.e.,s. 57.
[30] Beyoğlundaki Mekteb-i Sultani’nin üçüncü senesini ikmâl ederek dördüncü sınıfa geçmek üzere bulunan ve gelecek ağustos ayının onüçüncü günü on altıncı sâl-i hayatını bi'l-ikmâl on yedi yaşına girecek olan kardeşin Vedat kuru, asabi ve hırçın bir çocuk ve mamafih her babanın medâr-ı mubâhâtı olacak bir evlâttır. A. Nedim, a.g.e., s. 68.
[31] Şükran, Vedat ile birlikte eve getirilen kadın hizmetli. A. Nedim, a.g.e., s. 49. Aynı uygulama Nevhiz için de yapılır. ‘İki gün evvel Cide’den sekiz dokuz yaşlarında zayıf fakat çevik ve zeki bir Türk yavrusu geldi. Adı Asiye imiş. Beşiktaş’da İbrahim Paşaların yanında ki Nigar’ın hemşirezadesi olan bu kızcağız da seninle beraber büyüyecek. Kardeşin Vedat’ın da yine böyle Şükran nâm-ı âherle Ayşe isminde bir arkadaşı vardı. O da Vedat’la beraber büyüdü. Şimdi evin hizmetini görüyor. Bu yeni kız da inşallah seninle beraber büyüyerek bil-ahire Şükran gibi bizi kendisinden hoşnut edecek bir kabiliyet gösterir. A. Nedim, a.g.e., s. 87
[32] erkek hizmetli.
[33] Ara sıra yekdiğerimize karşı küskünlüklerimiz olmakla beraber yine hemen dâima birbirimizi arardık. Her bahis üzerine müdâvele-i efkârda bulunurduk. Yazdığımız şeyleri yekdiğerimize gösterirdik. O gitti, ben yalnız kaldım. Alelhusus annen için eğlence olarak sen varsın. Bu cihetle o, pek yalnız sayılmaz! A. Nedim, a.g.e., s. 218.
[34] … bu işle uğraşarak geçinen kolcu kadınlar vardı. Ayrıca hamam ustası adı verilen hamamlarda çalışan kadın hademeler de aracılık ederdi. Eğer kolcuya baş vurulursa önce alacağı paranın miktarı tayin edilirdi., Abdülaziz Bey, Osmanlı Adet ve Merasim ve Tabirleri, TVYY, İstanbul 1995, C1, s 106
[35] 7 Eylül 15 Eylül 1329 arası Cuma günü bir hafta evvel resm-i küşadı icra edilmiş olan Gülhane parkı’nı dolaşmaya gittim. Şehremaneti Doktor Operatör Cemil Paşa bu noksanı ehemmiyetle nazar-ı takdire aldı ve bütün ameliyatlarda muvaffakiyetle isti‘mal ettiği alât-ı cerrâhiye gibi, nüfûz-ı me'muriyetini de şiddet ve isabetle kullanarak az bir zamanda ve bi'n-nisbe az bir masrafla Sultanahmet Meydanı’nı ve Gülhanede vakı‘ saray içini oldukça muntazam birer bahçe halinde halkın piş-i istifadesine vaz' etti. Muntazam yollar, güzel tarhlarla bir şekl-i intizam verdi ve hiçbir istifade-i maddiye aramaksızın kapılarını kadın erkek herkese açtı. A. Nedim, a.g.e., s., 101, Ayrıca Gülhane Parkının aşırı izdiham ve teveccüh nedeniyle kadınlar rahat edemeyeceklerinden Pazar Günleri kadınlara yasaklanmasını talep eden belge. B.O.A., D.H-İ.D, 153/10., 5 Z 1332
[36] Başbakanlık Osmanlı Arşivinde yaptığımız araştırmada Gülhane parkının açılma sürecinde 60 yazışma yapıldığı, önce birinci kısım sonra ikinci kısmın açıldığı, bazı dükkan ve fabrika ve kurum binalarının yıkıldığı anlaşılmıştır. Ayrıca, Cemil Topuzlu, 80 Yıllık Hatıralarım, İşaret yay, İstanbul 2010 b5, s 150-151.
[37] Nevhiz yakın olması hasebiyle Gülhane Parkının açıldığı günlere rastlayan Sultanahmet Parkına götürülür. Annen havayı ve zamanı müsait buldukça seni tramvayla sabahları bir saat kadar Sultanahmet bahçesine götürüyor. Hem seni hem de kendisini eğlendiriyor. A. Nedim, a.g.e., s 131.
[38]1913 yılında Osmanlı Devleti’nin kuruluş gününün yüksek okul öğrencileri tarafından gösterişli bir şekilde kutlanmasından sonra 1914 yılı törenleri bu kutlamalara nispet edercesine Levent civarında özel olarak düzenlenen ordugâhta askeri geçit resmi ile kutlandı. Osmanlı Devleti’nin Dünya Savaşına girmesinden sonra, milli bayram kutlamalarında savaş belirleyici bir etkinliğe sahip oldu. Osmanlı Devleti’nin İngiltere, Fransa ve Rusya’ya savaş ilanın yirminci gününe rastlayan 1914 Osmanlı kuruluş günü kutlama törenlerinde gençlik Osmanlı ordusunu kin ve intikama çağırdı…Hasan Albayrak, “Osmanlı’dan Cumhuriyete Milli Bayramlar”, Tarih ve Toplum, 8/43 (Temmuz 1987), s, 31-38.
[39] Hasan T Karateke, Padişahım Çok Yaşa/Osmanlı Devleti’nin son Yüzyılında Merasimler,Kitap yayınları, İstanbul 2004, b1, s, 210.
[40] İstanbul’un fetih kutlamaları için bastırılan rozetleri İstanbul’un her tarafında sekizer onar yaşlarında bir çok hanım kızımızın göğsüne birer iğne ile iliştirdikleri Fatih’in resmini havi… bu hanım kızlarımızın delaletliyle gezdirilen kutulara atılan paraların yekûnu da zannederim epeyce bir yekûna baliğ olmuştur. Bence toplanan para değil böyle küçük yavrularımıza memleket için hizmet zevkini ihsas eden şu vesile şayan-ı takdirdir. A. Nedim, a.g.e., s.152.

Not:

Bu makale bisav biyografi atölyesi için hazırlanmış buraya sığmadığı için bir kaç sayfa eksiltilerek eklenmiştır...

 
12.11.2011 tarihinde yazıldı..
Nevin MERİÇ

İsminiz
Puanınız
Yorumunuz
Kalan karatkter sayısı : 500
Yorumumu Gönder


Anasayfa | Ziyaretçi Yorumları | Galeri | İletişim         

  

NEVİN MERİÇ® 2011  RESMİ WEB SİTESİ |www.nevinmeric.com
Yayınlanan yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması  5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre (YASAKTIR) suçtur.